top of page

Arama Sonuçları

Boş arama ile 827 sonuç bulundu

  • Yaşananlar hakkında düşüncelerimiz duygularımızı etkiler

    https://www.masaru-emoto.net/en/crystal/ Dr. Daniel Goleman “Duygu”yu; “Bir his ve bu hisse özgü belirli düşünceler, psikolojik ve biyolojik haller ve bir dizi hareket eğilimi” diye tanımlamaktadır. Bana göre bu tanımda kilit sözcük “düşünceler”. Değiştirilmesi ve kontrolü bizim elimizde olan noktadır. Bir arkadaşımızı cep telefonundan aradığımızda cevap vermediğini düşünelim. Eğer; “Çağrımı duydu, numaramı gördü kasıtlı olarak cevap vermedi” diye düşünürsek, üzülürüz, mutsuz oluruz. “Çağrıma cevap vermedi, acaba başına bir şey mi geldi” diye düşünürsek, gene üzülürüz, mutsuz oluruz ve hatta ortalığı gereksiz yere ayağa kaldırırız. “Çağrıma cevap vermedi, sanırım meşgul, uygun olunca arar.” diye düşünürsek, genellikle mevcut duygu durumuzu muhafaza eder ve geri aramasını bekleriz. “Çağrıma cevap vermedi, vermezse vermez, keyfi bilir.” diye düşünürsek, umursamaz bir tutum alırız ve genellikle mevcut duygu durumuzu muhafaza eder ve geri arayıp aramamasını umursamayız. Düşüncelerin bizi nasıl etkilediği ile ilgili olarak “What the bleep do we know?” filminden bir bölümü paylaşmak isterim; filmin kahramanı metro istasyonunda beklerken yere düşen ilaçlarını toplamaya çalıştığı için metroya binemez. Bir sonraki metroyu beklerken oradaki bir fotoğraf sergisi dikkatini çeker. Zamanını değerlendirmek için oraya doğru ilerler. Fotoğraf sergisini bir rehber tanıtmaktadır. Alışılmışın dışında olan bu sergide uzun süreden beri su konusunda incelemeler yapan Japon Araştırmacı Masaru Emoto tarafından çekilen su kristallerinin fotoğrafları sergilenmektedir. Emoto, çeşitli işlemler uyguladığı suların kristallerinin fotoğraflarını çekmiş. Güzel sözler yazılıp su kabına yapıştırıldığında, iyi niyetli yardımsever insanların isimleri su kabına yapıştırıldığında ya da su rahip tarafından kutsandığında kristallerin çok hoş şekiller aldığı, aksi halde ise çok kötü şekiller çıktığı görülüyor. Sergiyi gezenlerden biri filmin kahramanına şöyle diyor; “Düşüncelerimiz suya bunu yapabiliyorsa, insan vücudunun büyük bir kısmı su olduğu düşünüldüğünde bize neler yapabileceğini hayal edin…” https://whatthebleep.com/ #Düşünceler #Duygular #MasaruEmoto

  • Yaşananlar hakkında düşüncelerimiz duygularımızı etkiler

    https://www.masaru-emoto.net/en/crystal/ Dr. Daniel Goleman “Duygu” yu; “Bir his ve bu hisse özgü belirli düşünceler, psikolojik ve biyolojik haller ve bir dizi hareket eğilimi” diye tanımlamaktadır. Bana göre bu tanımda kilit sözcük “düşünceler” . Değiştirilmesi ve kontrolü bizim elimizde olan noktadır. Bir arkadaşımızı cep telefonundan aradığımızda cevap vermediğini düşünelim. Eğer; “Çağrımı duydu, numaramı gördü kasıtlı olarak cevap vermedi” diye düşünürsek, üzülürüz, mutsuz oluruz. “Çağrıma cevap vermedi, acaba başına bir şey mi geldi” diye düşünürsek, gene üzülürüz, mutsuz oluruz ve hatta ortalığı gereksiz yere ayağa kaldırırız. “Çağrıma cevap vermedi, sanırım meşgul, uygun olunca arar.” diye düşünürsek, genellikle mevcut duygu durumuzu muhafaza eder ve geri aramasını bekleriz. “Çağrıma cevap vermedi, vermezse vermez, keyfi bilir.” diye düşünürsek, umursamaz bir tutum alırız ve genellikle mevcut duygu durumuzu muhafaza eder ve geri arayıp aramamasını umursamayız. Düşüncelerin bizi nasıl etkilediği ile ilgili olarak “What the bleep do we know?” filminden bir bölümü paylaşmak isterim; filmin kahramanı metro istasyonunda beklerken yere düşen ilaçlarını toplamaya çalıştığı için metroya binemez. Bir sonraki metroyu beklerken oradaki bir fotoğraf sergisi dikkatini çeker. Zamanını değerlendirmek için oraya doğru ilerler. Fotoğraf sergisini bir rehber tanıtmaktadır. Alışılmışın dışında olan bu sergide uzun süreden beri su konusunda incelemeler yapan Japon Araştırmacı Masaru Emoto tarafından çekilen su kristallerinin fotoğrafları sergilenmektedir. Emoto, çeşitli işlemler uyguladığı suların kristallerinin fotoğraflarını çekmiş. Güzel sözler yazılıp su kabına yapıştırıldığında, iyi niyetli yardımsever insanların isimleri su kabına yapıştırıldığında ya da su rahip tarafından kutsandığında kristallerin çok hoş şekiller aldığı, aksi halde ise çok kötü şekiller çıktığı görülüyor. Sergiyi gezenlerden biri filmin kahramanına şöyle diyor; “Düşüncelerimiz suya bunu yapabiliyorsa, insan vücudunun büyük bir kısmı su olduğu düşünüldüğünde bize neler yapabileceğini hayal edin…” https://whatthebleep.com/ #Düşünceler #Duygular #MasaruEmoto

  • Duygularımız kararlarımızı etkiler

    Photo by Engin Akyurt on Pexels.com Duygularımız, değerli bir bilgi kaynağıdır ve karar vermemize yardımcı olur. Araştırmalar, sadece aklıyla karar verenlerin aslında en basit kararlarda bile nasıl zorlandıklarını gösteriyor, çünkü duygularla karar vermenin nasıl bir şey olduğu bilinmiyor.  “Duygular ve karar verme” deyince aklıma dinlediğim bir gurunun verdiği örnek geliyor; Marka gurusu Martin Lindstorm 10 Kasım 2005 tarihinde bir konferans vermek üzere İstanbul’a geldi. Bu konferans, 29 ülkede verdiği Brand Sense konferans dizisi kapsamındaydı. Konferans esnasında katılımcılarla markalaşma ve pazarlamada beş duyunun ne kadar önemli bir rol oynadığını örneklerle paylaştı. Martin Lindstorm bu çalışmalarını 600’den fazla araştırmacı ekibi ile iki yıldan fazla süren bir zamanda yapmıştır. Bu araştırmalarından birini sizinle paylaşmak istiyorum. Bu araştırmada iki ayrı odaya birbirinin aynı iki çift aynı marka koşu ayakkabısı konuldu. Odalardan birine karışık çiçek kokusu sıkıldı, diğer odaya sıkılmadı. Araştırmaya katılanlardan, iki odadaki ayakkabıları inceledikten sonra bir anket formu doldurmaları istendi. Formda hangi ayakkabıyı tercih edecekleri ve hangisinin diğerinden ne kadar daha pahalı olabileceği soruldu. Tüketicilerin çoğu (yüzde 84’ü) koku sıkılan odadaki ayakkabıyı tercih etti. Ek olarak, tüketiciler “koku sıkılan” odadaki ayakkabının fiyatının diğer odadaki ayakkabıdan ortalama 10 dolar daha pahalı olduğu tahmininde bulundular. Lindstorm bu araştırma sonuçlarını duyular ve marka ilişkisi ile bağdaştırmaktadır. Alınan duyular bizim duygularımızı etkiliyor ve dolayısıyla bu duygu durumuna uygun olarak tercihimizi yapıyor ve kararımızı veriyoruz. Yani “duygusal karar verme” değil, “duyguların verdiği bilgiye göre karar verme” öne çıkıyor. #Duygular #Karar #Kararverme

  • Duygularımız kararlarımızı etkiler

    Photo by Engin Akyurt on Pexels.com Duygularımız, değerli bir bilgi kaynağıdır ve karar vermemize yardımcı olur. Araştırmalar, sadece aklıyla karar verenlerin aslında en basit kararlarda bile nasıl zorlandıklarını gösteriyor, çünkü duygularla karar vermenin nasıl bir şey olduğu bilinmiyor.  “Duygular ve karar verme” deyince aklıma dinlediğim bir gurunun verdiği örnek geliyor; Marka gurusu Martin Lindstorm 10 Kasım 2005 tarihinde bir konferans vermek üzere İstanbul’a geldi. Bu konferans, 29 ülkede verdiği Brand Sense konferans dizisi kapsamındaydı. Konferans esnasında katılımcılarla markalaşma ve pazarlamada beş duyunun ne kadar önemli bir rol oynadığını örneklerle paylaştı. Martin Lindstorm bu çalışmalarını 600’den fazla araştırmacı ekibi ile iki yıldan fazla süren bir zamanda yapmıştır. Bu araştırmalarından birini sizinle paylaşmak istiyorum. Bu araştırmada iki ayrı odaya birbirinin aynı iki çift aynı marka koşu ayakkabısı konuldu. Odalardan birine karışık çiçek kokusu sıkıldı, diğer odaya sıkılmadı. Araştırmaya katılanlardan, iki odadaki ayakkabıları inceledikten sonra bir anket formu doldurmaları istendi. Formda hangi ayakkabıyı tercih edecekleri ve hangisinin diğerinden ne kadar daha pahalı olabileceği soruldu. Tüketicilerin çoğu (yüzde 84’ü) koku sıkılan odadaki ayakkabıyı tercih etti. Ek olarak, tüketiciler “koku sıkılan” odadaki ayakkabının fiyatının diğer odadaki ayakkabıdan ortalama 10 dolar daha pahalı olduğu tahmininde bulundular. Lindstorm bu araştırma sonuçlarını duyular ve marka ilişkisi ile bağdaştırmaktadır. Alınan duyular bizim duygularımızı etkiliyor ve dolayısıyla bu duygu durumuna uygun olarak tercihimizi yapıyor ve kararımızı veriyoruz. Yani “duygusal karar verme” değil, “duyguların verdiği bilgiye göre karar verme” öne çıkıyor. #Duygular #Karar #Kararverme

  • Kendini Tanımayan Liderlik Edemez

    Liderlik konusunda en beğendiğim kitaplardan biri Warren Bennis’in “Bir Lider Olabilmek” isimli kitabıdır. Kitapta yaklaşık 8-10 sayfa “kendini tanıma” konusuna ayrılmış ve o bölüm şu güzel söz ile başlıyor. “Hep bir insanın karakterini tanımlamanın en iyi yolunun, onun kendini en derinden ve yoğun olarak aktif ve canlı hissettiği zamanki zihni ve ahlaki tutumunu araştırmaktan geçtiğini düşünmüşümdür. Böyle zamanlarda insanın içinden gelen ses “İşte gerçek ben!” der.” (William James’in mektuplarından alıntı) Sonraki sayfalarda Bennis Kendini tanımanın dört dersinden bahsetmiş; Kendinizin en iyi öğretmeni sizsiniz. Sorumluluk alın. Başkalarını suçlamayın. Öğrenmek istediğiniz her şeyi öğrenebilirsiniz. Gerçek kavrayış kendi tecrübelerinizin bir yansımasıdır. Duygusal Zeka konusunda adını duyuran Daniel Goleman ise “Yeni Liderler” kitabında “Öz bilinç, liderin duyguları, güçlü yanları ve sınırları ile değerleri ve dürtüleri hakkında derin bir anlayışa sahip olması demektir.” diyerek yeni liderlerin en önemli ve başta gelen özelliğinin kendini tanımak olduğunu vurgulamıştır. Ve liderlik söz konusu olduğunda Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ten söz etmeden olur mu? (Saygıyla Atam) Hiç uzun lafa gerek yok bakalım neler olmuş? “Birgün Mısır’da bağımsızlık davası için çalışan liderlerden biri, Mustafa Kemal’i görmeye gelmişti. Kendisine: -”Bizim hareketin de başına geçmek istemez misiniz?” diye sordu. Olabilecek şey değildi ama insan yoklamalarını pek seven Mustafa Kemal: -”Yarım milyonunuz bu uğurda ölür mü?” diye sordu. Adamcağız yüzüne bakakaldı. -”Fakat Paşa Hazretleri yarım milyonumuzun ölmesine ne lüzum var? Başımızda siz olacaksınız ya…” -”Benimle olmaz beyefendi hazretleri, yalnız benimle olmaz. Ne vakit halkınızın yarım milyonu ölmeye karar verirse, o zaman gelip beni ararsınız.” (Çankaya- Falih Rıfkı Atay) Atatürk bu görüşe bir adım daha katmış, lider kendini iyi tanısa bile başarı için önderlik ettiği kişileri de çok iyi tanımalı. #Atam #ÖzBilinç #KendiniTanıma #Liderlik

  • Kendini Tanımayan Liderlik Edemez

    Liderlik konusunda en beğendiğim kitaplardan biri Warren Bennis’in “Bir Lider Olabilmek” isimli kitabıdır. Kitapta yaklaşık 8-10 sayfa “kendini tanıma” konusuna ayrılmış ve o bölüm şu güzel söz ile başlıyor. “Hep bir insanın karakterini tanımlamanın en iyi yolunun, onun kendini en derinden ve yoğun olarak aktif ve canlı hissettiği zamanki zihni ve ahlaki tutumunu araştırmaktan geçtiğini düşünmüşümdür. Böyle zamanlarda insanın içinden gelen ses “İşte gerçek ben!” der.” (William James’in mektuplarından alıntı) Sonraki sayfalarda Bennis Kendini tanımanın dört dersinden bahsetmiş; Kendinizin en iyi öğretmeni sizsiniz. Sorumluluk alın. Başkalarını suçlamayın. Öğrenmek istediğiniz her şeyi öğrenebilirsiniz. Gerçek kavrayış kendi tecrübelerinizin bir yansımasıdır. Duygusal Zeka konusunda adını duyuran Daniel Goleman ise “Yeni Liderler” kitabında “Öz bilinç, liderin duyguları, güçlü yanları ve sınırları ile değerleri ve dürtüleri hakkında derin bir anlayışa sahip olması demektir.” diyerek yeni liderlerin en önemli ve başta gelen özelliğinin kendini tanımak olduğunu vurgulamıştır. Ve liderlik söz konusu olduğunda Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ten söz etmeden olur mu? (Saygıyla Atam) Hiç uzun lafa gerek yok bakalım neler olmuş? “Birgün Mısır’da bağımsızlık davası için çalışan liderlerden biri, Mustafa Kemal’i görmeye gelmişti. Kendisine: -”Bizim hareketin de başına geçmek istemez misiniz?” diye sordu. Olabilecek şey değildi ama insan yoklamalarını pek seven Mustafa Kemal: -”Yarım milyonunuz bu uğurda ölür mü?” diye sordu. Adamcağız yüzüne bakakaldı. -”Fakat Paşa Hazretleri yarım milyonumuzun ölmesine ne lüzum var? Başımızda siz olacaksınız ya…” -”Benimle olmaz beyefendi hazretleri, yalnız benimle olmaz. Ne vakit halkınızın yarım milyonu ölmeye karar verirse, o zaman gelip beni ararsınız.” (Çankaya- Falih Rıfkı Atay) Atatürk bu görüşe bir adım daha katmış, lider kendini iyi tanısa bile başarı için önderlik ettiği kişileri de çok iyi tanımalı. #Atam #ÖzBilinç #KendiniTanıma #Liderlik

  • Dinleme Tuzakları

    Photo by Christina Morillo on Pexels.com Kişilerarası iletişimin en önemli unsurlarında biri “dinleme“dir.Daha iyi dinleme sadece bir takım teknikleri uygulamak değildir. Ayrıca sizin dinleme çabalarınızı etkileyecek bir takım tuzakları dikkate almak gerekir. Bu tuzakların bazıları şunlardır. * Konu ile ilgilenmemek –Eğer konu ilginizi çekmez ise dikkatinizi toplayamaz, dinlemezsiniz. * Detaylarla meşgul olma -Verilen bütün detayları almaya çalışmaktansa olayın özünü anlamaya çalışın. * Aşırı heves -Konuşmacının ne söyleyeceğini beklemek eğlenceli sayılabilir fakat dinlemenizi engeller. * Rahatsızlık -Konuşmacının bir dakika önce yaptığı hatadan dolayı üzülmek ya da o hataya takılı kalmak, şimdi onu dinlemediğiniz anlamına gelir. * Aldatıcı dikkat -Eğer zamanınızı konuşmacıyı dinliyormuşsunuz izlenimi vererek etkilemeye çalışıyorsanız, dinlemiyorsunuz demektir. * Dikkat dağılmasına sebebiyet verme -Kesinlikle diğer düşüncelerin, konuşmaların veya insanların sizin dikkatinizi dağıtmalarına izin vermeyin. * Zorluklardan kaçma -Bu bir eski tuzak olan “dinlemek çok zor çünkü konu zor” tuzağıdır. Kesinlikle böyle düşünmeyin ve hatta daha dikkatli dinleyin. * Aşırı heyecan -Konuşmacının sözleriyle duygularınız kabarırsa dinlemeniz etkilenir. Bu teknikleri ve tuzakları aklınızda tutarak daha iyi bir dinleme için çalışmalısınız. Bu size iyi bir iletişimci olmanızı sağlayacaktır. #Dinleme #empati

  • Duyguların Göz ardı Edilmesi

    Photo by Nathan Cowley on Pexels.com İlişkilerde kendi duygularımız kadar karşımızdaki kişilerin duyguları da önemlidir. Stephen Covey’in dediği gibi “önce anlamaya çalış, sonra anlaşılmaya”. Buna rağmen iş ve özel hayatımızda kimi zaman yanımızda çalışanların, kimi zaman ise aile bireylerinin duygularını yok sayıyor ya da gereken değeri vermiyoruz. İzleyenler hatırlayacaklardır; Ölü Ozanlar Derneği (Dead Poets Society) filminin bir sahnesinde, kendinden izin almadan okul tiyatrosunda oynayan oğlu ile eşinin önünde konuşan baba oğlunun okulu ve geleceği ile ilgili kararlarını açıklamaktadır. Delikanlı bazı konularda fikrini söylemek istediğinde babası tarafında ya dinlenmemekte ya da “kes sesini” diye cevaplanmaktadır. Konuşmanın bir bölümünde delikanlı “içimdeki duyguları açıklamak zorundayım” der. Tam da bu anda anne oğluna “lütfen babana karşılık verme” diyerek ayağa kalkar, baba ise hafifçe oğlunun üzerine yürüyerek, elini kaldırır ve sert bir tonda “pekâlâ ne hissettiğini söyle” diye çıkışır, arkasından “evet ne var?” diye sözüne devam eder. Bu durumda delikanlı umutsuzca boynunu bükerek, bir annesine bir babasına bakar ve omuzlarını yukarıya kaldırarak, tüm masumiyeti ile “hiçbir şey” der. Bu olayın gecesinde kendini değersiz ve önemsenmeyen bir birey olarak hisseden delikanlı maalesef hayatına son verir. Bir seminerim esnasında katılımcılardan birinin anlattığı olayı duyduğumda kulaklarıma inanamadım. Bir banka şubesinde çalışan kadın katılımcı bir gün mesai esnasında babasının kalp krizi geçirdiğini haber alır. Hemen müdürüne giderek durumu anlatır ve izin ister. Müdür “Baban ölmüş mü?” diye sorar. “Hayır” cevabını alan müdür “O zaman akşam gidersin” diyerek, izin isteğini reddeder. Görüldüğü gibi karşımızdaki kişilerin duygularını göz ardı etmek bazen çok kötü anlar yaşamamıza ya da yaşatmamıza neden olabiliyor. Bir özel okulda anne-babalara yönelik olarak verdiğim seminerde “Ölü Ozanlar Derneği”ndeki bu sahneyi örnek vermiştim, seminer sonrası bir hanımefendi “verdiğiniz örnek biraz ağır olmadı mı?” diye sordu. Cevabı sizlere bırakıyorum. #özbilinç #Duygu

  • Duyguların Göz ardı Edilmesi

    Photo by Nathan Cowley on Pexels.com İlişkilerde kendi duygularımız kadar karşımızdaki kişilerin duyguları da önemlidir. Stephen Covey’in dediği gibi “önce anlamaya çalış, sonra anlaşılmaya”. Buna rağmen iş ve özel hayatımızda kimi zaman yanımızda çalışanların, kimi zaman ise aile bireylerinin duygularını yok sayıyor ya da gereken değeri vermiyoruz. İzleyenler hatırlayacaklardır; Ölü Ozanlar Derneği (Dead Poets Society) filminin bir sahnesinde, kendinden izin almadan okul tiyatrosunda oynayan oğlu ile eşinin önünde konuşan baba oğlunun okulu ve geleceği ile ilgili kararlarını açıklamaktadır. Delikanlı bazı konularda fikrini söylemek istediğinde babası tarafında ya dinlenmemekte ya da “kes sesini” diye cevaplanmaktadır. Konuşmanın bir bölümünde delikanlı “içimdeki duyguları açıklamak zorundayım” der. Tam da bu anda anne oğluna “lütfen babana karşılık verme” diyerek ayağa kalkar, baba ise hafifçe oğlunun üzerine yürüyerek, elini kaldırır ve sert bir tonda “pekâlâ ne hissettiğini söyle” diye çıkışır, arkasından “evet ne var?” diye sözüne devam eder. Bu durumda delikanlı umutsuzca boynunu bükerek, bir annesine bir babasına bakar ve omuzlarını yukarıya kaldırarak, tüm masumiyeti ile “hiçbir şey” der. Bu olayın gecesinde kendini değersiz ve önemsenmeyen bir birey olarak hisseden delikanlı maalesef hayatına son verir. Bir seminerim esnasında katılımcılardan birinin anlattığı olayı duyduğumda kulaklarıma inanamadım. Bir banka şubesinde çalışan kadın katılımcı bir gün mesai esnasında babasının kalp krizi geçirdiğini haber alır. Hemen müdürüne giderek durumu anlatır ve izin ister. Müdür “Baban ölmüş mü?” diye sorar. “Hayır” cevabını alan müdür “O zaman akşam gidersin” diyerek, izin isteğini reddeder. Görüldüğü gibi karşımızdaki kişilerin duygularını göz ardı etmek bazen çok kötü anlar yaşamamıza ya da yaşatmamıza neden olabiliyor. Bir özel okulda anne-babalara yönelik olarak verdiğim seminerde “Ölü Ozanlar Derneği”ndeki bu sahneyi örnek vermiştim, seminer sonrası bir hanımefendi “verdiğiniz örnek biraz ağır olmadı mı?” diye sordu. Cevabı sizlere bırakıyorum. #özbilinç #Duygu

  • Hayatta besleyen ve tüketen insanlar vardır, acaba siz hangisisiniz?

    Photo by Helena Lopes on Pexels.com Hayatta besleyen ve tüketen insanlar vardır, acaba siz hangisisiniz? (Yazarı bilinmeyen bir kaynaktan adapte edilerek çevrilmiştir, Çev. Seden Tuyan) Herkesin içinde görünmeyen bir kova vardır. Bu kova gerek kendimizle, gerekse başkalarıyla ilgili neler hissettiğimizi ve kurduğumuz ilişkilerin niteliğini belirler. Hiç bir hafta boyunca sürekli olumlu olaylar yaşayıp da, etrafınızdaki tüm insanlara karşı yapıcı davrandığınızı fark ettiniz mi? Diyebiliriz ki, o anlar içinizdeki kovanın dolu olduğu anlardı… İşte, bu kova, günlük hayatta yaşanılan bir çok şeyle beslenir. Birisi sizle konuştuğunda, sizi insan yerine koyduğunda kovanızın içindeki boşluk yavaş yavaş dolmaya başlar. Hele ki, sizi isminizle yahut sevdiğiniz bir sıfatla çağırmışsa, özellikle de hoşlandığınız bir ifadeyle! Eğer bu kişi, bir de üzerinizdeki kıyafetle veya yaptığınız işle ilgili iltifat ediyorsa, kova hızla dolmaya devam eder. Karşımızdaki insanın içindeki kovayı doldurmanın milyonlarca yolu vardır. Dostça yazılmış bir mektup, onun için önemli olan bir şeyi hatırlamak, çocuklarının adını bilmek, acısını anladığını hissettirmek, yardıma ihtiyacı olduğunda el uzatmak, sohbete zaman ayırmak, ve belki en önemlisi onu yürekten dinlemek gibi… İnsanın kovası böylesine bir duygusal destekle beslendiğinde, içinden samimi ve dostça davranmak gelir. Diğer taraftan, bazı kimseler ise, sizin kovanızda biriktirdiklerinizi tüketmeye çalışırlar. Doğaldır ki, kovayı doldurmanın olduğu kadar, boşaltmanın da milyonlarca yolu vardır. Diyelim ki özel bir yemektesiniz ve aksilik bu ya, bir kase dolusu yapış yapış çikolatalı dondurmayı masanın üzerine doğru devirdiniz. Dahası hızla eriyen dondurma masa örtüsünden yanınızda oturan zarif görünümlü, şık bayanın eteğine oradan da yerdeki el dokuması halının üzerine doğru aktı. Zaten, utancınızdan yerin dibine batmış durumdasınız. Birde karşınızdaki çokbilmiş “ortalığı batırdın” demez mi?! İşte kovanızın içindekini boşaltmaya çalışan birisi… Siz hata yaptığınızı bildiğiniz halde, hatanızı yüzünüze vurmaktan çekinmeyen o “yıkıcı” tavrıyla sizi tüketmekten hiç çekinmez. Bu ve benzer durumlarda hissettiğiniz korkunç duyguların yok edici etkileri vardır. Böylece kovalar dolar ve doldukça da boşalır. Çünkü, insanlar karşısındakini tüketen bu tip davranışların nelere sebep olabileceğini asla düşünmezler. Öyle ki, kovası boş olan bir insan, “kazağın çok yakışmış” türünden bir iltifata dahi ters bir tepki verebilir. Neyse ki dolmak ve boşalmak arasındaki ikili ilişkinin anlaşılır bir sınırı vardır. Ama ya kovası delik olanlar? Bu kişiler başkalarının kovalarındakilere göz dikerek, onları rahatsız ederler. Dahası, gittikçe azalmakta olan kovalarını başkalarının kovalarından çaldıklarıyla doldurmaya çalışırlar. Oysa ki, asıl olan başkalarının kovalarını doldurmak, doldurabilmelerine yardımcı olabilmek, yani onları beslemektir. Çünkü başkalarını besleyebilen insan asla tükenmez. Aksine, içimizdeki olumlu duygular paylaştıkça çoğalır. Böylece, başkasının kovasını doldururken, kendi kovamızı da doldurmuş oluruz. Sonuç olarak, hepimiz, farklı sebeplerle, iş karşımızdakini beslemeye gelince duraksarız. Dolayısıyla, ancak karşımızdaki insanı mutlu etmekle hissedebileceğimiz eğlence, mutluluk, doyum, başarmışlık gibi duygulardan yoksun kalmış oluruz. #ÖzDenetim #Duygu

  • Hayatta besleyen ve tüketen insanlar vardır, acaba siz hangisisiniz?

    Photo by Helena Lopes on Pexels.com Hayatta besleyen ve tüketen insanlar vardır, acaba siz hangisisiniz? (Yazarı bilinmeyen bir kaynaktan adapte edilerek çevrilmiştir, Çev. Seden Tuyan) Herkesin içinde görünmeyen bir kova vardır. Bu kova gerek kendimizle, gerekse başkalarıyla ilgili neler hissettiğimizi ve kurduğumuz ilişkilerin niteliğini belirler. Hiç bir hafta boyunca sürekli olumlu olaylar yaşayıp da, etrafınızdaki tüm insanlara karşı yapıcı davrandığınızı fark ettiniz mi? Diyebiliriz ki, o anlar içinizdeki kovanın dolu olduğu anlardı… İşte, bu kova, günlük hayatta yaşanılan bir çok şeyle beslenir. Birisi sizle konuştuğunda, sizi insan yerine koyduğunda kovanızın içindeki boşluk yavaş yavaş dolmaya başlar. Hele ki, sizi isminizle yahut sevdiğiniz bir sıfatla çağırmışsa, özellikle de hoşlandığınız bir ifadeyle! Eğer bu kişi, bir de üzerinizdeki kıyafetle veya yaptığınız işle ilgili iltifat ediyorsa, kova hızla dolmaya devam eder. Karşımızdaki insanın içindeki kovayı doldurmanın milyonlarca yolu vardır. Dostça yazılmış bir mektup, onun için önemli olan bir şeyi hatırlamak, çocuklarının adını bilmek, acısını anladığını hissettirmek, yardıma ihtiyacı olduğunda el uzatmak, sohbete zaman ayırmak, ve belki en önemlisi onu yürekten dinlemek gibi… İnsanın kovası böylesine bir duygusal destekle beslendiğinde, içinden samimi ve dostça davranmak gelir. Diğer taraftan, bazı kimseler ise, sizin kovanızda biriktirdiklerinizi tüketmeye çalışırlar. Doğaldır ki, kovayı doldurmanın olduğu kadar, boşaltmanın da milyonlarca yolu vardır. Diyelim ki özel bir yemektesiniz ve aksilik bu ya, bir kase dolusu yapış yapış çikolatalı dondurmayı masanın üzerine doğru devirdiniz. Dahası hızla eriyen dondurma masa örtüsünden yanınızda oturan zarif görünümlü, şık bayanın eteğine oradan da yerdeki el dokuması halının üzerine doğru aktı. Zaten, utancınızdan yerin dibine batmış durumdasınız. Birde karşınızdaki çokbilmiş “ortalığı batırdın” demez mi?! İşte kovanızın içindekini boşaltmaya çalışan birisi… Siz hata yaptığınızı bildiğiniz halde, hatanızı yüzünüze vurmaktan çekinmeyen o “yıkıcı” tavrıyla sizi tüketmekten hiç çekinmez. Bu ve benzer durumlarda hissettiğiniz korkunç duyguların yok edici etkileri vardır. Böylece kovalar dolar ve doldukça da boşalır. Çünkü, insanlar karşısındakini tüketen bu tip davranışların nelere sebep olabileceğini asla düşünmezler. Öyle ki, kovası boş olan bir insan, “kazağın çok yakışmış” türünden bir iltifata dahi ters bir tepki verebilir. Neyse ki dolmak ve boşalmak arasındaki ikili ilişkinin anlaşılır bir sınırı vardır. Ama ya kovası delik olanlar? Bu kişiler başkalarının kovalarındakilere göz dikerek, onları rahatsız ederler. Dahası, gittikçe azalmakta olan kovalarını başkalarının kovalarından çaldıklarıyla doldurmaya çalışırlar. Oysa ki, asıl olan başkalarının kovalarını doldurmak, doldurabilmelerine yardımcı olabilmek, yani onları beslemektir. Çünkü başkalarını besleyebilen insan asla tükenmez. Aksine, içimizdeki olumlu duygular paylaştıkça çoğalır. Böylece, başkasının kovasını doldururken, kendi kovamızı da doldurmuş oluruz. Sonuç olarak, hepimiz, farklı sebeplerle, iş karşımızdakini beslemeye gelince duraksarız. Dolayısıyla, ancak karşımızdaki insanı mutlu etmekle hissedebileceğimiz eğlence, mutluluk, doyum, başarmışlık gibi duygulardan yoksun kalmış oluruz. #ÖzDenetim #Duygu

  • Şirket Yönetiminde “Sun-Tzu Savaş Sanatı” Stratejileri

    https://tr.wikipedia.org/wiki/Sava%C5%9F_Sanat%C4%B1 Dünya üzerinde yaşam başladığından beri canlılar arasında çatışmalar hep olmuştur. İnsanlık tarihinde ise bu çatışmalar sıklıkla savaş haline dönüşmüştür. Her dönemde barış çabaları hep geniş kitlelerin gündeminde kalmıştır. Savunma sektörü diye masumca ifade ettiğimiz sektör yıllarca en dinamik ve yenilikleri yakından takip eden, yaratan sektör olma özelliğini hep korumuştur. Bugün sizi MÖ yılları götürmeye niyetliyim. Sun-Tzu’nun M.Ö. 500 yıllarında Çin’de yaşadığı tahmin edilmektedir. Sun-Tzu Çin’in sekiz büyük krallığından biri olan Wu krallığında yaşamıştır. Sun-Tzu, Wu kralının emrinde general olarak görev yapmış ve krallığın zaferler kazanmasına ve topraklarının genişlemesine önemli katkılarda bulunarak ün kazanmıştır. Sun-Tzu’nun Harp Sanatı adlı eseri, yeryüzünde yazılmış en eski askeri eser diye bilinmektedir. Bu eser Sun-Tzu’nun yaşadığı dönemde ve daha sonraki dönemlerde her zaman önemini korumuştur. Hatta Mao Tzse Tung’un teorilerinin ve Çin ordusunun doktrininin esasını teşkil ettiği de iddia edilmektedir. Sun-Tzu’nun harp sanatı adlı eserinin batı üle ve orduları ile tanışması ise 1772 yılında Fransızca’ya tercüme edilmesiyle olmuştur. Sonraki yıllarda çeşitli ülke orduları ve askeri okullarda okutulmuş, askeri stratejistlere ilham kaynağı olmuştur. Sun-Tzu yazılarında moralin, lojistiğin ve istihbaratın önemini kavrayarak vurgulamıştır. O mükemmel bir planlamanın gerekli olduğu ve zaferin muharebeden önce kazanılması gerektiğine inanmıştır. Sun-Tzu, uzun zaman sürelerinde icra edilen harplerin hiçbir devlete kazanç sağlamayacağını iddia etmiştir. Sun-Tzu’ya göre harpte zafer, harbi başlatma inisiyatifini elde bulunduran, büyük ve küçük birlikleri sevk ve idare edebilecek kabiliyette komutanlara sahip bulunan, bütün birliklerinde ve personelinde üstün morali sağlayabilen, baskını temin edebilen, harbin sevk ve idaresinde politikacıların müdahalesinden uzak kalabilen tarafın olacaktır. Harpte zekanın, kurnazlığın ve dolaylı stratejilerin egemen olduğuna inanan Sun-Tzu’nun askeri liderlik konusundaki düşünceleri de değerini korumaktır. Tüm bu bilgi ve stratejiler günümüz iş dünyasına adapte ederek uygulamak mümkündür. Bu düşünceyle, “Sun Tzu Savaş Sanatı”, günümüzde uygulanan “savaş prensipleri” ve yönetim teknikleri ile birlikte düşünülerek aşağıdaki ilkeler iş dünyası için ortaya konabilir. Strateji 1 : Stratejilerin Planlanması ve Liderlik Strateji 2 : Kaynaklar Planlanması ve Rekabet Faaliyetleri Strateji 3 : Rekabet stratejileri Strateji 4 : Konumlanma, hedefler, güçlü ve zayıf yönler Strateji 5 : Zamanlama Strateji 6 : Pazar durumu ve Şartların kontrolu, Strateji 7 : Çatışma yönetimi Strateji 8 : Esneklik ve adaptasyon Strateji 9 : Gözlem ve manevra Strateji 10 : Rekabet ve hataların nedenleri Strateji 11 : Rekabet ve saldırı stratejileri Strateji 12 : Fırsatlar ve karar Strateji 13 : Akıl ve bilgi #SavaşSanatı #SunTzu #Yönetim #ŞirketYönetimi

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Instagram
  • YouTube

©2021, Anahtar Eğitim

bottom of page