top of page

Arama Sonuçları

Boş arama ile 827 sonuç bulundu

  • Mindfulness ve Duygusal Zekâ

    “Ben nereden geldim, bu cihanın gamı, neşesi nereden geldi? Ben nerede? Yağmur ve oluk düşüncesi nerede? Yani aklımın bu dünyaya ait işlere tıkılıp kalması nerede? Bunlarla benim ne ilgim vardır? Niçin ben asıl âlemime; kendi dünyama dönmeyeyim? Burada benim ne işim var var? Gönül nerelidir? Neredendir? Şu toprak seyrine dalmak neredendir, nedir; düşünmüyor musun?” Mevlana Mindfulness ile meditasyon tekniklerinin el ele tutuştuğunu hepimiz biliyoruz. Mindful olma hâlinin ve bu hâlin hayatımızın ayrılmaz parçası olması niyetinin gerçeğe dönüşmesi, meditatif uygulamaları belirli bir özdisiplin ile hayatımızın içine almamızla mümkün. Aynı şekilde, duygusal zekâ’nın kaderî bir tarafının olmadığını, geliştirilebilir bir kapasite olduğunu da biliyoruz. Duygusal ve Sosyal Zekâ bileşenlerini geliştirmek için uygulanabilecek pek çok metot var ve yine işin içine özdisiplin giriyor. Konuya bu bakış açısıyla yaklaştığımızda, Dalai Lama’nın Mindfulness’ın doruklarında bir çeşit Nirvana yaşadığını, Daniel Goleman’ın ise bir EQ tanrısı olduğunu düşünebiliriz. Öyle ya, bu şahane insanlar, bu metotları uygulamakla kalmayıp içinde yaşıyorlar. Ancak her ikisi de bu savı kesin bir biçimde reddediyor. Bu konudaki söylemlerinin ise ortak bir noktası var; “sürekli ve vazgeçmeksizin kendi üstümde çalışıyorum”. Hal böyle olunca “en” duygusal zeki insan veya “en” mindful insan şeklinde bir tanımlama yapmak da kendimizden bu tür bir beklenti için de olmak da anlamsız. Bu noktada asıl odaklanılması gereken husus ise şu; “İnsanın duygusal ve düşünsel olarak bütünlenmesi ve her şeyin değil ama olabileceğinin en iyisi olmaya yönlenmesi”. Konuya bu noktadan bakıldığında EQ’nun ve Mindfulness öğretisinin birbirini besleyen çok önemli iki disiplin olduğunu görüyoruz. Şöyle ki; Mindfulness ve EQ farklı terminolojiyi kullansalar da, özlerinde aynı hedefler vardır. Yargılama yapmaksızın gözlem yapma yeteneğini geliştirmek, olanı olduğu gibi değerlendirmek Zihinsel süreçlerimize derin bir bakış açısı ile yaklaşmak ve kendi zihinsel aktivitemizin dinamiklerini fark etmek Düşüncelerimiz, duygularımız, söylediklerimiz ve davranışlarımız arasındaki bağı fark etmek ve bu anlamda bilinçli farkındalık düzeyine gelmek Bu anlamda, EQ ve Mindulness birbirlerini yaratan ve besleyen iki muazzam yöntemdir diyebiliriz. Mindful düzeyde iken EQ’yu damarlarınızda hissedersiniz. EQ’ya odaklandığınızda ise kendinizi mindful halde bulusunuz. Hangisinden başlayacağınız ise tamamen size kalmıştır. Her iki metot da başlangıç noktasına sahiptir. Ancak yolda iken mutlaka bir diğeri ile karşılaşırsınız. Elbette özdisiplin her iki metodun da olmazsa olmazıdır. Türk iş dünyası, EQ kavramı ile Daniel Goleman metodolojisi eliyle tanıştı. Ancak bu öğreti genetik zekâmızda mevcuttur. Anadolu toprakları, mindfulness öğretisinin ve duygusal zekâ’nın en önemli temsilcilerine yuva olmuştur. Biz onlara, tasavvuf ehlî, sufi veya eren diyoruz. Yunus Emre, Mevlana ve daha niceleri bu öğretiyi çoktan zihinlerimize ekmişlerdi. Zira, bu konuyu temel alan tüm kitaplarda Mevlana ya da Yunus Emre’den alıntılar bulursunuz. Bu anlamda yapmamız gereken şey, yeni bir şey öğrenecekmişiz yaklaşımından sıyrılarak “hatırlayacağım” demektir. Gelelim mindfulness teknikleri ile yoğrulmuş duygusal zekâ eğitimine… Çok uzatmayacağım; Mindfulness teknikleriyle bezenmiş bir duygusal zekâ eğitim programı, duygusal zekâ bileşenleri üzerinde çalışırken yolda olmanın keyfini yaşatır, sadece insan olduğumuzu bize hatırlatır, olabileceğimiz her şey olabileceğimizi gösterir, kültürel zekâmıza uygunluğu sebebiyle konforlu, kalıcı ve sürdürülebilir öğrenmeyi mümkün kılar. İş doyumu, artan verimlilik, duyguların denetimi, aidiyet, çatışma, öfke ve stres yönetimi gibi gelişim konuları ise bu programın pozitif yan etkileridir. Ve bu yan etkiler, kişi öyle olmasını istediği müddetçe kalıcılığını korur. O isteği ise, programın kendisi yaratır. Tecrübeyle sabittir 😊

  • Kendi Duygusal Kaderini Kendin Çizmeye Var mısın?

    EQ KOÇUNUN NOT DEFTERİ, NOT 13 “Belki de günümüzde amaçlanan şey ne olduğumuzu keşfetmek değil, ne olduğumuzu reddetmektir” Michel Foucault Hayatım tam bir fiyasko. Çok çalışıyor ama bunun nedenini bile kavrayamıyorum artık - Çalışmak için yaşar oldum - Emekli olacağım günü iple çekiyorum - İnsanlardan sıkıldım. Bir dağ başında tek başıma yaşamak istiyorum Tanıdık geldi mi? Bunlar; eğitimlerde, koçluk sürecinde özellikle de mobbing mağdurları ile yürüttüğümüz çalışmalarda en sık duyduğum sözler. İnsanlar yaşamlarını bu cümleler ile ifade ediyorlar. Bu ifadelerin her biri birer kaya parçası ise eğer, kaldırıp altına baktığımızda gördüğümüz genellikle şu oluyor: “o kadar okudum, dirsek çürüttüm, bu iş yerine de emeğimi, yıllarımı verdim. Şimdi hepsi boşa mı gidecek?” Görünen o ki; emeklerimizi, mutlu olmak üzerine inşa edilecek bir yaşamın önüne koyuyoruz. Duygularımız bize “berbat bir kaderin var” diye bas bas bağırıyor. İşte tam da bu sebeple yaşayan bir örnek paylaşmak istiyorum sizinle… Örneğimi bir X kuşağından seçtim. Çünkü benim de mensubu olduğum bu kuşak, yaşamını yeniden dizayn etme isteği anlamında biraz daha temkinli. Şimdi onu biraz tanıyalım… Ailesinde yer alan neredeyse tüm erkekler 10. Yüzyıldan beri İngiltere Ordusu’na hizmet ediyor. Bunun doğal sonucu olarak, askerî hastanede doğmasıyla başlayan hayatı, askerî bursla aldığı eğitimlerle devam ediyor. Babası Hava Kuvvetleri’nde görevli olduğundan kendisini uçmaya yakın hissediyor ve 16 yaşında uçuş brövesini alıyor. Bristol Üniversitesi’nde Uzay Mühendisliği bölümüne kaydoluyor ve eğitimini Sosyoloji bölümünde devam ettiriyor. Daha sonra Royal Military Academy Sandhurst’da eğitim görüyor. Elbette tüm bu sürecin sonunda İngiliz Ordusu’nda görev yapmaya başlıyor. Kanada’da aldığı yüksek askerî eğitiminin ardından Kosova’da Nato’nun barış elçisi olarak görev alıyor. Herkes onun yüksek rütbelere kadar ilerleyeceğinden emin. Çünkü genleri ve aldığı sıkı eğitim bunu gerektiriyor. Yalnız bu askerin baş edilemeyen bir huyu var. Müziğini her yere yanında götürüyor. Söz gelimi, Priştine’de devriyede iken tankının yanında hep gitarı asılı duruyor. Devamlı uyarı alıyor çünkü sessizliği bozuyor. Ama o kendini durdurmuyor ve uyku tulumunun içinde postallarıyla yatarken çok sevdiğim şarkısı No Bravery’i besteliyor. Bu şarkısını “kaderci” bir şarkı olarak niteleyen asker, kader üzerinde düşünmeye başlıyor. Ve bana göre beklenen ama başkalarına göre beklenmeyen bir şey oluyor. Doğru zaman geldiğinde ve kendine sorular sorup bu sorulara cevaplar verebilmeye cesaret ettiğinde postallarını ve askerî üniformasını çıkarıyor. 10.yüzyıldan beri devam ettirilen aile geleneğini yerle bir ediyor, aldığı uzay mühendisliği ve yüksek askeri eğitime harcadığı tüm zaman ve emeği bir kenara koyuyor. O zamanlara müteşekkir olduğunu belirtiyor, fakat bu benim kaderim değil diyor. Kendi tabiriyle “pis ve pasaklı görünümlü bir İngiliz çocuğu” olarak Los Angeles’da olmanın heyecan verici olduğunu deneyimliyor. İlk albümünü de orada kaydediyor. Verdiği emeklere, genlerle süregelen paradigmasına, hatta belki de ona kader olarak sunulana, sırf kendini gerçekleştirme ihtimalinin varlığından haberdar olduğu için veda ediyor. Şimdi yukarıdaki cümlelere geri dönelim… Şikayetçi olduğumuz her şey ama her şey bizim seçimimiz olmayan fakat seçtiğimizi sandığımız şeylerdir. İşin sırrı ya da arıyorsanız sihirli değneği ise şunlardır: Seçme Özgürlüğü, Özaşkınlık ve Cesaret! Bundan sonrası için o söylesin biz dinleyelim derim. https://www.youtube.com/watch?v=gh41Wxez9PE James Blunt… Seçiminden dolayı bir dinleyicin olarak sana teşekkür ederim. You’re gerçekten beautiful :)

  • Kazanan Bir Kurum İçin Ekolojik Zeka ve Nöro-İktisat Şart

    “ Enformasyon kapılarını bir kez açtığınızda kapamak zorlaşır. Ben saklanma yok diyorum, nokta. Herkes her şeyin muhabiri, blogger’ı, puanlayıcısı. Bu güçle mücadeleye kalkışmak yer çekimine savaş açmaktan farksız.” Rich Barton – zillow.com Neden mi? Çünkü herkesin bir amigdalası var. İş amigdala ile de bitmiyor; bunun oksitosin gibi nörotransmiterleri var, homo economicus’a karşı davranışsal oyun teorisi var, var da var. Ama hepsinin tek bir ortak noktası var: Güven ve Güven İhtiyacı! Stanford İşletme Okulu Pazarlama Profesörü Baba Shiv, bu önermemi destekleyen şu sözleri söylüyor: “Bir kararda biliş ile güçlü duygu/heyecan işin içinde ise, heyecan her zaman bilişi devre dışı bırakır” O kadar doğru ki… Mesela karnımız acıktığında yemek yememiz gerektiği konusunda biliş devrededir. Ama menüden seçim yapacağımızda, hangi restorana gideceğimiz kararı söz konusu olduğunda veya yemeği kimle yiyeceğimizi belirleyeceğimizde rolü kapan daima amigdaladır. Bütün insanlar iyi hissetmenin peşindedir. Bu hissin en önemli oyuncusu ise güven duygusudur. D.Goleman, Ekolojik Zeka adlı kitabında kozmetik sektöründen çok ilginç bir örnekler vermiş; Skin Deep ve GoodGuide. Bu sitelere girdiğinizde -ki ben denedim, hatta evde ne kadar şampuan, krem, makyaj malzemesi varsa hepsini sorgularken buldum kendimi- kullandığınız kozmetiğin adeta röntgenini görüyorsunuz. Çünkü derecelendirme yoluyla sağlığınıza olan etkilerini bildiriyorlar. Dolayısıyla bu tür siteler, Amerikalı tüketicilerin satın alma kararlarını büyük ölçüde belirleyen bir yapı hâline gelmiş durumda (tabi ki artık benim de). Bu sitenin negatif gibi görünürken aslında pozitif olan yan etkisi ise şu; garip ama, tüketicilerin korku ve endişe duygusunu harekete geçiriyorlar. Ama bu yolla daha çevreci olmaya yönlendirmiş de oluyorlar. Batı dünyasında pek çok kozmetik şirketi bu siteyi takip ederek, müşterilerinin satın alma davranışlarını analiz ediyorlarmış. Bu arada biz Türkler’in bu konulara bakış açısını anlamam için, insanlara bahsetmem yetti. Hemen hemen herkes, sitelerin satın alınabilirliklerini yani bu sitelerde yer alan bilgilerin firmalar tarafından manipüle edilebilirliğini sorguladı. Toplum olarak güven daha doğrusu güvensizlik konusunda nevrotik hâle geldiğimizi bu yolla daha net gördüm. Neyse… İşte nöroiktisat bu işlerle uğraşıyor dostlar. Nöroiktisat, alışveriş yapanın tehlike radarının satın alma kararı sırasında nasıl işlediği ile ilgilenen bir alan. Bu yolla, kurumların üretim ve pazarlama stratejilerini de etkileyebileceklerini düşünüyorlar. Haklılar da… Duyguların karar almadaki rolünü, önyargılarımızın ve beklentilerimizin de bu duyguları nasıl beslediğini biliyoruz. Çünkü amigdala sonradan pişman olmaktansa daima güvenliği seçer. Öyle ya; Çin’de üretilen bütün oyuncaklar mı sakıncalıdır? Ama amigdala bu soruyu savuşturur ve o ürünü zihninizde sakıncalı olarak etiketler. Bence amigdala kedi olalı bir fare tutsun, korku ve endişe hayatımıza dişe dokunur bir şey katsın derim. Çünkü nöroiktisat ve Skin Deep gibi oluşumlar geliştikçe, dünya “mecburen” daha yaşanabilir bir hâle gelebilir. Tek bir web sitesi bile şimdiden satın alma kriterlerimi ciddi anlamda etkiledi. Bu davranış eğilimi çoğaldıkça, kurumlar da çevreye ve insan sağlığına zararsız üretim yapmaya mecbur kalacaklar. İnsanlar bu yolla, birbirlerinden ve gezegenden sorumlu olduklarını, çocuklarına ve gelecek nesillere yaşanabilir bir dünya bırakma ödevini sahiplenebilirler. Kimileri zorla, kimleri bile isteye ekolojik zeka’ya sahip çıkabilir. Günün sonunda ekolojik zeka’ya sahip çıkmaktan başka çıkar yolumuz yok zaten. İktisat biliminin var olmaya devam etmesi için, insanların var olmasına ihtiyaç var. Nöroiktisat bunun peşinde işte. İktisadın sayılardan oluşan kısmını, beyin biliminin verileri ile besliyorlar. Ne diyeyim, iyi de yapıyorlar !

  • Ekolojik Zeki Kurum, Ekolojik Zeki Tüketici, Kendine Gelen İnsanlık

    “Gençler, yani küresel ısınmanın gölgesi altında büyüyen insanlar, dünyayı korumak için ellerinden geleni yapma konusunda çok daha istekli. Ayrıca, sosyal ağları da hünerle kullanıyorlar. Gereken değişimi yaratacak bilgi paylaşımının ardındaki motor bence budur. Ve bu değişim, şirketler tarafından sadece tercihen uygulanabilir bir şey olmayacak, onlar için zorunlu hale gelecek.” Daniel Goleman Evet; hepimiz yıldız tozuyuz. Evren biz, biz de evreniz. Spiritüller değil, astrofizikçiler söylüyor bunu… Bu da bizi birbirimizden sorumlu kılıyor. Ama ben konunun bu kadar derinine girmeyeceğim, yani en azından şimdilik. Mars’a bile göz diktiğimiz bu günlerde, kendi gezegenimize sahip çıkalım yeter. Bildiğiniz üzere, duygusal zeka kavramı, Daniel Goleman ile popüler oldu. Goleman, H.Gardner’ın Çoklu Zeka Teorisi içerisinde yer alan 2 kapasiteyi ele almış (inter personal, , intra personal), bu kapasiteleri kendi içlerinde bileşenlere ayırmıştı. Zaman içerisinde bu ayrımını da Duygusal ve Sosyal Zeka olarak kategorize etti. Daha sonra, yine Gardner’ın tasnifinde yer alan Doğacı Kapasite’nin önemini anlamaya ve anlatmaya başladı. En sonunda da bu kapasitenin daha ziyade psikolojik ve zihinsel kısmını ele alarak Ekolojik Zeka (Satın aldıklarımızın saklı etkilerini bilmek her şeyi nasıl değiştirebilir?) adlı kitabını yayımladı. Kitap, Ekolojik Zeka konusunda yol alabilmek için de duygusal ve sosyal zeka’nın rehberliğine ihtiyacımız olduğunu gösteriyor. Goleman’ın bu kitapta ortaya koyduğu en çarpıcı tespit, duygularımızın yuvası olan ve bizi her anlamda hayatta tutmak için çaba sarf eden amigdalanın, ekolojik tehlikeler karşısındaki duyarsızlığına vurgudur. Yaradılışımız ve yaradılışımızdan bu yana biriktirdiğimiz tecrübeler neticesinde, Belgrad Ormanları’nda koşu yaparken duymamız muhtemel her hışırtıya bile duyarlı olan amigdala, soluduğumuz havada serbestçe salınan, gözle göremediğimiz fakat orta ve uzun vadede neslimizin yaşamına mâl olabilecek zararlılara karşı kılını kıpırdatmıyor. Üstelik bugün şehir ormanlarında bir kaplan ile karşılaşma ihtimali yok, ama ekosistemin dengesindeki bozukluk topyekûn hepimizi yok edebilecek kudrete sahip. Peki bizden sonra gelecek nesillerin sağ ve sağlıklı olabilmesi için kurban olmamız mı gerekiyor? İnsan sadece yok olarak mı öğrenir ve sonraki nesillere öğretir? Yani bu gelişimsel bir kader midir? “Hayır” diyor Goleman. İçimizde uyananlar var ve bu sayı arttıkça kendimizi ve gezegenimizi şifalandırabiliriz. Goleman özellikle Amerikan toplumunun satın alma ihtiyaçlarını değiştirebileceğine inanıyor. Peki ya alım gücü görece daha düşük olan toplumlarda bu sorumluluk sadece tüketiciye yüklenebilir mi? Sırf çocuğunun gözündeki mutluluğu görebilmek için, zararları olduğunu bildiği halde, ama sadece ona gücü yettiği için Çin malı oyuncak alan babaların ülkesinde, kurumlar da elini taşın altına koymalı. Çünkü Ekolojik Zeka bugünün gücüyle geleceği inşa eden bir yaklaşım. Kurumlar bunu başarabilirler. Oysa bireysel boyutta bugünü bile tam manasıyla yaşayamayanlar var. Özellikle Batı dünyasında hatırı sayılır derecede artış gösteren “yeşil şirketler” sadece gezegeni değil, umudumu da yeşertiyor. Bu firmaların bir kısmı, bizim ülkemizde de faaliyet gösteriyor ve onların bu konuyu merkeze alarak yaptıkları reklam ve bilgilendirmeler çok hoşuma gidiyor. Öyle ki; çamaşır makinası alırken “çamaşırlarınızı tertemiz yıkar” tipi sloganlardan ziyade, “doğayı ve çocuklarınızı korur” tipi sloganlarla karşılaşabiliyoruz artık. Bu söylemler arttıkça, insanların zihinlerinde de bilişsel düzeyde değişmeler olacağına inanıyorum ben. Toplumda “doğaya dost olan ile birlikte olmak” ihtiyacı yaratılmalı, bu kesin. İşte o zaman tüketici bu konuda talepkâr olmaya başlayabilir. Tabi işin bir de şu boyutu var; sadece doğa dostu ürünler üretmek yetmez, bu ürünlerin fiyatlarının da satın alınabilir düzeyde tutulması gerekir. Yoksa iş, tadı domates gibi olan domates yiyebilmek için ekolojik marketlere çuvalla para dökmek zorunda olduğumuz gerçeğine döner. Ekolojik Zeka ile elde edilecek faydalar lüks olmamalıdır. Sağlık, yaşanabilir bir dünya ve aydınlanma herkesin hakkıdır. O halde önce zihinlerimizden başlayalım. Ekolojik Zeka herkese lazım…

  • Azınlık Etkisini Hafife Almayın

    “Düşünceli ve kendini adamış bir grup insanın tüm dünyayı değiştirebileceğinden asla şüphe etmeyin.” Margaret Mead Efendim Hippiler’i hepiniz bilirsiniz. Bugünün baby boomerları, zamanlarının ise yeni kuşağı olan bu grup, yeni fikirleri, alternatif yaşam biçimleri ve eylemleri ile sokağa dökülmüşlerdi. Eylemlerinin ardındaki fikirler, çoğunluğun benimsemediği aykırı fikirlerdi. Çoğunluk onları sapkınlıkla itham ederken, onlar zamanlarının üniversitelerini, hatta sosyal anlayışlarını dönüştürmeye başlamışlardı bile. Yani çoğunluğun kabul etmediği fikir, düşünce ve eylemler azınlıkta kalan düşünceler tarafından dönüştürülmeye başlanmış yani bu fikirler çoğunluğu etkilemeye başlamıştı. Bu durum sosyal psikologların ilgisini çekti elbette. Çünkü bu azınlık, çoğunluğun görüş ve davranışlarını ilk başta görünür biçimde değiştirmese de, bilişsel düzeyde fikirlerinin ciddi anlamda bulanmasına yol açmıştı. Moscovici, Lage ve Naffrechoux 1969 yılında, Asch’in “Uyma Davranışı” deneyinde kullanılan düzene benzer bir düzen kullanarak yaptıkları deney sonucunda, küçük bir azınlığın çoğunluğun yargılarını kaydırabildiklerini gördüler. Katılımcılar renk körlüğü testinden geçtikten sonra altışar kişilik gruplar halinde bir araya getirildiler ve hepsine gösterilen rengin ne olduğu soruldu. Gösterilen otuz altı renk saydamının hepsi farklı tonlarda mavi idi. Katılımcıların görevi gösterilen saydamın rengini yüksek sesle söylemekti. Altışar kişilik denek grubunda her zaman iki katılımcı sahte (araştırmacılarla işbirliği yapan katılımcılar), kalan dört katılımcı gerçek katılımcıydı ve diğer iki katılımcının da kendileri gibi olduklarını düşünmekteydiler. Deney şartlarından birinde bu işbirlikçi iki katılımcı her denemede birbirleri ile tutarlı bir şekilde slaytların yeşil olduğunu (tutarlı olma şartı ile) diğer deney şartında ise 24 defa yeşil, 12 defa mavi olduğunu söylediler (tutarsız olma şartı ile). İşbirlikçi katılımcıların bulunmadığı kontrol grubunda gerçek katılımcılar hiçbir şekilde yeşil tepkisi vermediler. Tutarsız olma deney şartında gerçek katılımcıların yeşil tepkisi verme oranı %1 düzeyinde iken, tutarlılık şartında katılımcıların %32’si en az bir defa yeşil tepkisini verdi. Ortalamaya bakıldığında, katılımcıların tepkilerinin %8’den fazlası, yeşildi. %8’lik oran size ilk etapta bir şey ifade etmeyebilir ama bu deneyi takip eden 2. deneyin sonuçları oldukça çarpıcı. Aynı denekler, ilkiyle hiçbir ilişkisi olmayan tamamıyla farklı bir deneye katıldıklarını düşünerek girdikleri 2. deneyde, tek başlarına deney odasına girdiler. Yine aynı renkteki salytlara baktılar. Başka hiçbir deneğin cevabını bilmiyorlardı. Ne oldu biliyor musunuz? Cevapları büyük oranda “yeşilimsi mavi” oldu. Bu bulgular, azınlık etkisinin, insanların davranışlarını değiştirmede çoğunluğun etkisi kadar olmasa da etkili olduğuna işaret etmektedir. Bunun ötesinde, bu deneyin en vurucu sonucu şudur: İnsanlar azınlıktan gelen tepkilerden “bilişsel düzeyde” etkilenmektedirler. Deney sırasında, davranışsal düzeyde apaçık bir “yeşil” tepkisi verilmese de, “mavi” tepkisi de kolay kolay verilememeye başlamıştır. Ne zaman azınlık etkisi konusunu düşünsem aklıma August Landmesser gelir. Fotograftaki güruh yani çoğunluk, tarihe geçeceklerini hatta tarih yazdıklarını düşünürken, içlerinden sadece onun ismi günümüze kadar ulaşmıştır. Bir tek onun adı bilinir. O bir semboldür hatta. Bazen azınlıkta olduğunuzu düşünürsünüz, oysa sizin temsil ettikleriniz niteliksel olarak kocamandır. Etkileri de büyük ihtimalle aynı büyüklükte olacaktır. Düşünsenize; temel duygu tasniflerinin ortak paydası, olumlu duyguların temel duygu gamında azınlıkta kaldığı gerçeğidir. Azınlıkta kalan bu temel duygu ise “mutluluk”tur. Bu azınlıkta kalmış duygunun kudretinin ölçüsünü sanırım anlatmama gerek yok öyle değil mi?

  • Çalışanlarınız İle İlişkiniz Dünya Ve Güneş Gibi Mi?

    DUYGUSAL ZEKA (EQ) KOÇUNUN NOT DEFTERİ, NOT 12 "Biz iş gücü istemiştik, insanlar geldi" Max Frisch Cevabınız evet ise 2. sorum geliyor; hangi taraf güneş, hangi taraf dünya? Sizler cevabı düşünürken ben de iletişim sosyolojisinin önemli bir tespitini paylaşmak isterim. Eğer ilişkinizi dünya ve güneş olarak anlamlandırabiliyorsanız, bu ilişki “fiziksel” bir ilişkidir. Bu tür ilişkilerde her iki taraf da kendilerine biçilmiş görevleri yerine getirirler, fayda da sağlarlar ancak birbirlerinin varlıklarından haberdar değildirler. Ancak ilişki içerisinde “birbirinin varlığından haberdar olma” var ise, bu ilişki “sosyal ilişki” olarak adlandırılmaktadır. Sosyal ilişki, daima benzerlik ve/veya ait olma kavramlarını içerecek diye bir kaide yoktur. Sosyal ilişki içinde olduğumuz kişi, grup, kurum veya toplum ile aramızda zıtlıklar da olabilir. Benzerlik ve farklılık olmazsa olmazımızdır. Sosyal ilişki söz konusu olduğunda asıl olan farklılıklarımıza rağmen değil farklılıklarımızla birlikte “ait olma duygusu”dur. Kurum kültür ve ikliminin en önemli belirleyicisi de budur. Bu anlamda ancak ve ancak sosyal ilişkiyi seçen kurumların “duygusal zeki kurum” olma ihtimalinden bahsedilebilir. Kurumlar misyon ve vizyon temsilcisi olarak soyut yapılardır. Kurumları oluşturan gruplar bir başka deyişle departmanlar ise bireylerden oluşan somut birlikteliklerdir ve kurumun işlevlerini yerine getirirler. Ortak bir amaç ve gereksinim doğrultusunda kişisel değerleri ile bir araya gelen insanlar birbirlerinin duygularını, değerlerini, düşüncelerini ve davranışlarını hesaba katarak hareket ettiklerinde, kurum içinde ahenkten bahsedilebilir. Burada dikkat edilmesi gereken en önemli husus, insanların “işlerine yüreklerini koyma hâlinin” tamamıyla seçme özgürlüğü ile bağıntılı olmasıdır. Kendisini kurum içerisinde güneş ya da dünya gibi hisseden bir çalışanın bu konuda istekli olup olmayacağının cevabı ise, kurumsal niyet ve tutumda saklıdır.

  • Duygusal Zeki Olacaksan Düşüneceksin Kardeşim

    DUYGUSAL ZEKA (EQ) KOÇUNUN NOT DEFTERİ, NOT 9 "Ne kadar saçmadır insanlar! Sahip oldukları özgürlükleri kullanmazlar, sahip olmadıklarını isterler. Var olan düşünme özgürlüklerini kullanmazken ifade etme özgürlüğü talep ederler.” Søren Kierkegaard Bu yazıyı, duygusal zekâ ile düşünme eylemi arasındaki doğrudan ilişki sebebiyle yazıyorum. Bu konuda yol kat etmediğimiz müddetçe kendi duygusal kaderimizi kendimizin çizmesi de mümkün değil çünkü. Hep söylüyorum, insan enteresan bir varlık. Gezegendeki tüm canlılardan farklı olarak gelişmiş bir korteksi var. Biz, Homo Sapiens’in hayatta kalan tek alt türü olan Homo Sapiens Sapiens yani "düşündüğünün üstüne düşünebilen insan"ız. Yalnız şöyle enteresan bir durum var; zaman içinde tersine nöroplastisite mi oldu nedir, düşünebiliyor ama düşünmüyoruz. Gerçi bunun sebebi çok tutumlu ve enerji israfı karşıtı bir varlık olduğumuz da olabilir. Öyle ya, bizim yerimize düşünüp nasıl yaşayacağımızı, giyineceğimizi, besleneceğimizi, beğeneceğimizi, ayıplayacağımızı, seveceğimizi, nefret edeceğimizi, anne-baba olacağımızı, cinsiyetimizin sorumluluklarını, yaşanabilir ortam tanımını ve hangi durumlarda hangi duyguları hissedeceğimizi vs.. belirleyen hakim toplumsal değerlerin içine doğuyoruz. Yeni icat çıkarmaya hiç gerek yok ! İyi de burada bir acayiplik var. Parmak izini düşündüğümde daha kuvvetli hissediyorum bunu. Bu gezegeni tecrübe edelim diye gerekli olan bedenimiz dizayn edilirken, bu bedene kocaman bir de mesaj eklenmiş; “Sen farklısın, eşin benzerin yok !” E o zaman bizi oldurana hakaret değil midir bu farklılığı yok saymak? Gördüğünüz üzere konu aslında oldukça derin. Ama olsun, madem korteks gelişmiş ve düşünme yetisi var kullanacağız. Yine de sınırlayalım elbette ve bizi mikrodan makroya taşıyacak yetkinliğimiz düşünme özgürlüğü olsun. Düşünme özgürlüğünü kullanmak aslında o kadar basit ki! Üstelik pek çok özgürlüğün aksine ona sahip olmak için koca koca savaşlar vermek zorunda değiliz. Çünkü süreç kafatasımızın içinde gizli kapaklı gerçekleşiyor. Biz ifade etmedikçe bizden başka kimsenin haberi olmayan bir süreç bu, yani şahane! Düşünmek kendimizden başka kimseye hesap vermediğimiz bir eylem. Ama konu düşünme değil de düşünce özgürlüğü olunca işler biraz değişiyor. Öyle ya, insanoğlu “düşünce suçu” diye bir şey de icat etmiş durumda. Düşünebilirsin ama düşündüğünü söylersen işler bazen feci halde karışabilir. Bu noktadan bakınca düşünme yetisi olduğu halde düşünmeyen insanların varlığını, savunma mekanizmalarımızın gelişmiş olması sebebine bağlayabiliyorum. İşte bu bir nebze anlaşılabilir. Bu durum; sosyalleşme, bir topluluğa ait olma ve kendinden daha yüce bir misyona bağlanma ihtiyacı olan insan için farklı sonuçlar da doğuruyor elbette; Başkalarının ifade ettiklerini doğru saymak, başkalarının yapıştırdığı etiketleri kimlik kabul etmek ve daha da acayibi bunlar için savaşmaya hazır olmak… Yani düşünme eylemi başka bir kafatasının içinde gerçekleşiyor çıktısını da biz sahipleniyoruz. O çıktı bizim hayatımız oluyor ve o hayatın getirisi olan duyguların güdümüne giriyoruz. Bunun daha konforlu olduğunu gerçekten düşündükten sonra bu yaklaşımı sahiplenenler de olabilir tabi. Ama bu düşünmeme hâlinin kök sebebinin, insanların sahip olduklarından emin oldukları şeylere karşı ilgisiz ve ihtiyaçsız hissetmeleri olduğunu düşünüyorum. Mesela Haydarpaşa tren garı iken, trenle seyahat konusunda karşı koyamadığım bir istek duymadım hiç. Ne zaman ki onu elimden aldılar o gündür bugündür vapurla önünden her geçişimde iç geçirip oradan trene binmeyi hayal ediyorum. İşte tam da bu yüzden, halen düşünme melekesi elimizden alınmamışken tepe tepe kullanalım derim. Keyfini çıkaralım, sonuna kadar, yoruluncaya kadar kullanalım bu yetimizi. Kim bilir? Belki de bu yetimizi zamanında ve gereği kadar kullanmadığımız için ifade özgürlüğümüzü kaybetmişizdir. Bence mantıklı…

  • Kendine Mektup Yazmak

    DUYGUSAL ZEKA (EQ) KOÇUNUN NOT DEFTERİ, NOT 7 Kendinize mektup yazdığınızda, kendinizi adeta bir kitap gibi okuyabilirsiniz ve “özfarkındalık” çiçek açar. Hakikaten nefis bir metottur. Özellikle duygusal zekâ temalı atölye ve eğitimlerde katılımcılara ısrarla öneririm. Aynaya bakmak zaten çok mühimdir de, geçmişten bugüne zihninizde ve duygu dünyanızda olup bitenlerin eyleme dönüşmüş hallerini görmek harikulâdedir. Bu metot; kendinizle gurur duymanız için size pozitif bahaneler sunarken, kendinize kızacaksanız da buna haklı sebepleriniz olduğunu görüp ders almanıza vesile olur. Sizinle 2009 yılında kendime yazdığım bir mektubu paylaşmak istiyorum. Mektubu “biz” dili ile yazmışım. Bunun sebebini de hatırlıyorum. Bunu daha sonra bir makaleye ek yapıveririm demiştim :) Bu çok normal… Çünkü ben mavi dominantım (structogram öğretisine göre) ve daima ilerisi ile ilgili minör de olsa planlarım vardır. Zaten yazdığım sıralarda da bir yerlerde paylaşmışım. Sonra da “7 sene sonra tekrar gözden geçir” diye not düşmüşüm. Sevindirici olan; kendime verdiğim ödevleri alıp kabul etmiş olmam. Onları kalın olarak işaretleyeceğim şimdi. Mektup şu şekilde: “Sevgili Ayça, Aslında bizler hayatı değil, sosyal normlara uyum sağlamayı öğreniyoruz. Yani büyük bir yanılgı içindeyiz. Paradigmalarımızın içinde öyle bir boğuluyoruz ki, hayatı öğrenmeye vaktimiz kalmıyor. Bu konu üzerinde çok düşünmek lazım. Zaten dünya böyle bir döneme girdi sanki. İnsanlar, inanılmaz bir arayış içerisinde. Yani global bir uyanma hâli yaşanıyor sanki. Herkes çılgınlar gibi birtakım felsefi gruplara üye olup kafa yormaya başladı, değişik inanç sistemleri her yerden mantar gibi biter oldu, davranış bilimleri bazlı eğitim sistemleri patlama yaşıyor. Yani insanlar şu sıralar "gerçek hayat" ve "insan" olgusu ile ilgili farkındalık yaşama eğiliminde. Eskiden hint fakiri, hippi ya da uçuk diye tabir ettiğimiz inanlar guru kabul edilir oldular. Dünya nimetlerinden, bağlı oldukları toplumlardan ve bu toplumların kurallarından koparak içine dönen hatta Tibet’te yaşamaya karar veren insanların yazdığı kitaplar yok satmaya başladı. Hepimiz "bir çift yürek"i okuyup, çöl ortamında iptidai bir yaşam süren aborijinlere ve tam bir doğa dostu olan kızılderili kültürüne hayranlık duymaya başladık. Uzun lâfın kısası "uyandık!" Ben kendi adıma bu uyanıştan büyük memnuniyet duymaktayım. Çünkü ben "hayat" diye bize yutturulmaya çalışılan hapları almaktan uzun süre önce vazgeçtim. Dünya çok zor bir dönemden geçiyor bu bir gerçek. İnsanlık olarak savaş, terör, küresel ısınma, doğal afetler ve açlık gibi birtakım zorlu sınavlardan geçiyoruz, geçeceğiz de. Ama şu da bir gerçek ki; insanların silkelenip atılım yapmaları ve gelişmeleri için zorlayıcı birtakım sebepler olması gerekiyor. Çünkü rahatı yerinde ve huzurlu olan insan otomatik olarak atalete esir düşüyor. Kendini geliştirmek ya da değiştirmek gereği duymuyor, istemiyor da... Tanrı gelişmemizi istiyor olmalı ki, tüm bu olumsuzluklar sanki bir anda patlayıverdi. Bizim de bu çağrıya kulak vermemiz gerek sanırım... Toplumsallaşmakla gerçek hayatı anlamanın farkını irdeleme zamanı şimdi. Bu zorlu sınavda hepimize kolay gelsin. Sevgilerimle, Ayça ” Düşünmek, hazırlıklı olmak, öğrenmek bir yana asıl son paragrafa ciddi zihinsel mesai harcadığımı şimdi anlıyorum. 40 yaşından sonra tekrar üniversiteye başlayıp Sosyoloji eğitimi almaya başladım çünkü. Şu anda 3. sınıftayım. Bu kararın tohumlarını o kadar erken attığımın farkında değildim. Çünkü zihin çoğunlukla sessiz sedasız yol alır. Kendimize sorduğumuz soruların çoğunlukla cevapsız kalmasının sebebi de budur. Ama yazı kalır. Kendinize mektup yazdığınızda, kendinizi adeta bir kitap gibi okuyabilirsiniz ve “özfarkındalık” çiçek açar. Benim yolculuğum devam ediyor ve tabi ki mektuplarım da… Deneyin bence :)

  • Whataboutism'siz Sev Beni

    DUYGUSAL ZEKA (EQ) KOÇUNUN NOT DEFTERİ, NOT 2 “Bencillik bir insanın kendi istediği gibi yaşaması değildir, başkalarının da onun istediği şekilde yaşamasını istemektir.” Oscar Wilde Son zamanlarda dikkatimi feci halde çeken bir durum var dostlar. Hemen hemen herkes, bir çeşit suçluluk duygusunun pençesine düşmüş durumda. Doğrusunu söylemek gerekirse, bunun bir salgın olduğuna, kendimin de bu canavarın eline düşeyazmamla keşfettim. Her şeyden önce kendi kendimin koçu olduğumdan olsa gerek, aşina olmadığım bir duygu durumu yaşadığımda dururum. Durmam gayet de belirgin olur. Belirgin olduğunu biliyorum, çünkü o esnada yanımda biri varsa endişeli gözlerle bana bakıp “ne oldu?” der. Ben o sırada ya gözlerimi bir noktaya dikip kalakalmışımdır, ya da birden susmuşumdur. Cevabım genellikle şu şekilde olur: “bilmiyorum, bir şey oldu bi dakka” Durmanın ve içime bakıp “ne oluyor orada?” diye sormanın daima çok faydasını gördüm. Benim için, duyguyu tanımanın ve içinde barındırdığı bilgiye ulaşmanın en etkin yollarından biridir bu. Aynı zamanda yavaşlamak ve o ânı kaçırmamak adına da son derece etkili bir metot olduğunu söyleyebilirim. Konuya tekrar dönecek olursak, bahsettiğim bu “bir çeşit” suçluluk duygusu, beni sosyal medyada yakalamaya kalkıştı. Whataboutism, soğuk savaş döneminde dillendirilmiş bir Sovyet propaganda stili... Bir takım algı oyunlarıyla zihne saldırıp, bilişsel çarpıtmaları harekete geçiren bir süreç. Ama ben şunu bilir şunu söylerim, bence Nikitalar gelsin bu metodu bir de bizim toplumumuzda gözleyip bir çeşit doktora derecesi alsınlar. Neden mi? Bir süredir, sosyal medya hesaplarınızda neyi paylaşıp neyi paylaşmayacağınızı seçmek size sıkıntı vermeye başladı mı? Cevabınız evet ise, bunun başlıca nedeni, büyük ihtimalle gelen ve/veya gelebilecek yorumlardır. Mesela: Sokak kedilerine bu kadar önem veriyorsun, onca aç çocuk var onları neden paylaşmıyorsun? Bu eylemi destekliyorsun, peki ya şu olurken neredeydin? Yazık yazık, şu Amerikalı şarkıcının ölümünün, X kadar değeri yok Vidividi ülkesindeki çocuklar çocuk da, Fitifiti ülkesindekiler değil miydi? Sen onun bayramını kutladın, bunun bayramını niye kutlamadın? Yaa öyle mi? Peki ya senin şu şu şu tavrına ne olacak? Bizimkilere laf ediyorsun da, sizinkilerin şu yaptığına ne demeli? Tanıdık geliyor mu? İşte bunlar hep whataboutism.. Whataboutism, zeytinyağı gibi suyun üstüne çıkmak hedefini oldukça aşmış durumda. Öyle ki; iyi bir şey yaparken, daha önce görece başka bir iyi şey yapmadığın için kınanma ve bu sebeple suçluluk duygusuna itilme hâlini hemen herkes yaşamaya başladı... Aslına bakarsanız, bildiğiniz saldırı bu. Saldırırken de, saldırılan insanların duygularının sömürüldüğü bir eylem. Çünkü beynimiz, bu tür sorularla karşılaştığında, derhal yaptığı eylemi rasyonelize etmeye yarayacak argüman arayışına giriyor. İnsanın içinden, “dün bir aç çocuk doyurdum, şimdi müsaadenizle hayvan barınakları ile ilgili bir paylaşım yapabilir miyim?” diye sormak gelebiliyor.. Bu durumun en etkili ilacı, bir an evvel hep birlikte, tek vücut hâlinde sevineceğimiz olayları çoğaltmak olurdu her halde. Ancak bu ilaç henüz eczanelere gelmemiş, gelmesi de zormuş öyle dediler. Milli maç zamanlarında ilaçsız iyileşme görülebiliyormuş ki o da bir teselli. Ama ben derim ki; kendi duygusal kaderinizi kendiniz çiziniz. Kedi sevmek suç değildir mesela..

  • Şimdi Tam Zamanı! Y Şirketleri ve Şefkatli Kapitalizm

    DUYGUSAL ZEKA (EQ) KOÇUNUN NOT DEFTERİ, NOT 5 “Kâr dışında hedefler belirlemek, şirketin iş yapma biçimini yeniden tanımlar” Daniel Goleman Bir ve birlik olmanın bizim için hayatî gereklilik olduğunu iyiden iyiye idrak ettiğimiz şu günlerde, “Y Şirketleri” modelinden bahsetmeyi yerinde buluyorum. 14. Dalay Lama Tenzin Gyatso’nun, duyduğunda “Şefkatli Kapitalizm” olarak değerlendirdiği bu model, ülkemizi karanlıktan aydınlığa doğru hızla taşırken tüm dünyaya örnek olabileceğimiz yöntemleri içeriyor. Y Şirketleri’nin misyonunu; kâr etmenin yanı sıra, topluma, çevreye ve gezegenimize yararlı olmak, iyi kazanırken iyilik etmek şeklinde özetlemek mümkün. “Şefkatli Kapitalizm”, etik dışı, hatta düpedüz yasa dışı olan işletmelerin şeffaflıktan yoksun olarak gelişip serpilmesini tanımlamak için kullanılan “Gangster Kapitalizmi”ne panzehir olarak da ele alınabilir. Gangster Kapitalizmi’nin kol gezdiği yerler; üst düzey siyasetçilerin kendilerinin ve yakınlarında tuttuklarının etik ve hukuk tanımaz bir biçimde zenginleştikleri, doğal kaynakların talan edildiği ve tüm bunların şeffaflıktan uzak bir biçimde gizli kapaklı faaliyetler şeklinde sürdürüldüğü yerler olarak tanımlanıyor. Daniel Goleman’ın “Kurumsal Duygusal ve Sosyal Zeka” ve “Ekolojik Zeka” bakış açısı ile de son derece uyumlu olan bu modeli benimseyen şirketler, kapitalizmi, yalnızca kârlı değil, aynı zamanda anlamlı da olacak şekilde yeniden yaratıyorlar. Sorumluluk duygusu, güven ve bir olmak üçlüsünün desteklediği bu model, Dalay Lama’nın çok önemli bir tavsiyesini içeriyor : “ Yapabileceğiniz her yoldan, başkalarına yardım edin”. Daniel Goleman’ın aktardığına göre; Dalay Lama, ülkeleri, politikalarının başarısını “Gayri Safi Yurtiçi Mutluluk” açısından tanımlamaya teşvik eden grupları alkışlarken, bu şefkatli ekonomi idealini -lafta kalmayıp- eyleme dönüştürmenin yaratıcı yollarından herkesin haberdar olmasını hâlâ beklediğini ifade ediyor. Daniel Goleman, “İyilik Gücü- Dalay Lama’nın Dünyamız İçin Vizyonu” adlı kitabında çok çarpıcı örnekler vermiş. Bunlardan ilki, şirket mottosu “Biz browni üretmek için insan çalıştırmayız, insan çalıştırmak için browni üretiriz” olan Greyston Bakery. Bu fırın, evsiz barksızları, sosyal yardımla yaşayanları, okuma yazma bilmeyenleri ve şiddet gören kadınları işe alıp eğitiyor. Mutlu insan hayatlarını, mutluluk veren çikolatalar üretirken inşa ediyorlar. Bir örnek de bankacılık Sektöründen… Bangladeş’deki Graamen Bank’ın kurucusu Muhammad Yunus, yoksulların kendi küçük işletmelerini kurmalarına yardım eden, sonradan başkalarına kredi verilmesi için geri ödeyecekleri mikro kredilerin öncülüğünü yaptı. Banka, “bilinçli kapitalizm” ya da “amaç güdümlü işletme”den “etki yapan yatırımcılık”a dek bir çok adla bilinen yeni bir hareketi temsil ediyor: İş, bir iyilik gücüne dönüşüyor. Bir başka örnek de bilişim sektöründen; Bulut programlama şirketi Salesforce, “1:1:1” ilkesini izleyerek, kârının %1’ini , ürününün %1’ini ve çalışanlarının zamanının %1’ini değerli amaçlara adıyor. Çalışanlar, kendi hayatlarını mümkün olan en iyi biçimde idame ettirirlerken, başkalarına da faydalı oldukları duygusunun motivatörlüğü eşliğinde mutlu çalışıyorlar. Benim en çok etkilendiğim örnek ise spor kıyafetler üreticisi Patagonia oldu. 2012’de bir Y Şirketi olan Patagonia, mali getirisi çok sonra olabilecek bir projeyi, bu kararı sayesinde aldığı yasal destek ile hayata geçirebiliyor: “dalış kıyafetleri için petrol yerine bir çöl çalısından üretilen kauçuğu geliştirmek”. Bir yandan araştırmalarına fon yaratırken, diğer yandan araştırmacıların eğitimini destekliyor. Gezegen’e ve geleceğin insanlarına hizmet ederken bir yandan da kazanmaya devam ediyorlar. Y Şirketi esasları, rekabette de devreye giriyor. Dalay Lama’nın Y Şirketlerinden etkilenmesinin en büyük sebeplerinden biri de bu gibi görünüyor. İşletmelerin acımasız “kazanan her şeyi alır” düşünce tarzına alternatif olarak; “ İlerlediğiniz, ama aynı zamanda başkalarının ilerlemesini de mümkün kıldığınız pozitif kapitalizm” görüşünü öneriyor ve ekliyor: “Küresel ekonomi, hepimizin üzerindeki bir çatı gibidir. Ama ayrı ayrı sütunlarla desteklenir”. Daniel Goleman da “Kâr dışında hedefler belirlemek, şirketin iş yapma biçimini yeniden tanımlar” diyerek, kurumsal duygusal zeka ve ekolojik zekaya katkıları nedeniyle bu bakış açısını desteklediğini belirtiyor. Bence denemeye, dönüşmeye değer…

  • 1,5 Kg. : Akıl, Duygu ve Odak

    Beynimiz (Kafatasımızın içine konuşlanıp duyulardan gelen istihbaratları düzenleyerek bizi ayakta tutan ve yaklaşık 1,5 kg ağırlığında olan komuta merkezi) kabaca 2 sistem içerir. Bu iki sistem, David Eagleman’ın deyimiyle, beyni, bir rakipler takımına dönüştürür. Akılcı ve duygusal sistemler olarak kategorize edilebilecek bu sistemler, ana hedeften bağımsız olarak kendi hedefleri doğrultusunda işler. Her iki sistem de işini gereği gibi yerine getirdiğinde ana hedef olan öz gerçekleştirim kendiliğinden ışık saçar. Tuhaf olan, her iki sistemin de bu ana hedeften bağımsız olarak görevini yerine getirmesidir. Akılcı sistemin odağı tecrübe ettiğimiz dış dünyadır. Duygusal sistem ise içeride neler olduğunu kolaçan etmektedir. Birbirlerinin umurunda değillermiş gibi görünen bu iki sistem, tek başlarına kaldıklarında bizi de yolda bırakırlar. Duygusal sistem acıktım dediğinde, o halde yemeliyim diyen akılcı sistemdir. Akılcı sistem sizi bir restorana da götürür ama hangi restorana gideceğinizi duygusal sistem belirlemiştir. Akılcı sistemimiz yardımıyla karmaşık formüllerden oluşan bir matematik problemini çözebiliyorken, rengine bir türlü karar veremediğimiz bir ruj yüzünden gözüne ışık tutulmuş tavşan gibi kalakalıp görece daha basit bir problemi çözememek sanırım çok can sıkıcı olurdu. Öz farkındalık odaklanmanın temelidir. O halde ya iki rakip sistemimizin dizginlerini gerektiği gibi tutarak, farklı yönlere saldırmalarını engelleyip yolda kalacağız ya da susamış bir balık misali garip bir algı dalgası içerisinde hayattan geçip gideceğiz. Çünkü kendimize odaklanmayı başaramıyorsak, hayattaki diğer alanlara hatalı odaklanıyoruz demektir. Odağımız ise gerçekliğimizdir. Seçim bizim…

  • Odak Noktası ve Üç Bir Taraf

    1,5 KG : AKIL, DUYGU VE ODAK başlıklı yazımda, bir rakipler takımından bahsetmiştim. Bu iki rakibi de akılcı ve duygusal sistemler olarak kategorize etmiştim. Bu konuya biraz daha devam etmek istiyorum. Çünkü bu iki sistem, odağımızın tam olarak ne olduğunu belirliyor. Görünen o ki; iyi bir yaşam için 3 odaklanma alanının tamamında ustalaşmamız gerekiyor. Daniel Goleman bu 3 alanı şu şekilde kategorize etmiş: 1. İçsel Odaklanma 2. Başkalarına Odaklanma 3. Dışsal Odaklanma İçsel odaklanma; bizi içgüdülerimize, hislerimize, yol gösterici değerlerimize yöneltiyor. Bu da, bizi daha iyi hissettirecek kararlar almamıza yardımcı oluyor. Başkalarına odaklanmaya bakacak olursak; yönümüzü bu odaklanma biçimiyle bulduğumuz söylenebilir. Çünkü sosyal bir varlığız ve ayna benlik kuramı doğrultusunda, başkalarının vasıtasıyla kendimizi biliyoruz. Dışsal odaklanma ise; içinde dönüp durduğumuz sistemin farkında olmak ile ilgili. Sistem farkındalığı ise yaşama daha panoramik bir bakış ile yaklaşma yeteneğini beraberinde getiriyor. Bu üçü de birbirinden merdane odaklanma biçimi, akılcı ve duygusal sistemler ile ortak kaderi paylaşıyor: Tek başınalık = çuvallama Daniel Goleman, bu çuvallama hadisesini şu şekilde özetlemiş: “İç dünyasına kulak vermeyen biri (lider) dümensiz olacaktır; başkalarının dünyasına karşı kör biri her şeyden habersiz kalacaktır; içinde faaliyet gösterdikleri sistemlere kayıtsız olanlar gafil avlanacaktır.” Görünen o ki; tatminkâr bir yaşam için bu alanların dengesini kurmak konusunda ustalaşmak gerekiyor. Şu anda ülke olarak yaşadığımız ve üzgünüm ama daha da fazlasını yaşayacağımız sıkıntıların özünde bu dengeyi bulamamış olmamız var. Halen, sokma akılın hapşırıkla çıktığı konusunda aymış değiliz. İşin kötüsü, inanılmaz bir enformasyon bombardımanı içindeyiz ve bu bombardıman odağımızı çalıyor. Oysa Kara Fatma, bize muazzam bir mesaj bırakmış. Mesajı, silik, soluk bir fotoğraf. Buyurunuz baş başa kalınız, hissediniz ve düşününüz. “Artık kadın erkek yok, artık istiklal var! Kadınsam Türk de değil miyim?” Kara Fatma

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Instagram
  • YouTube

©2021, Anahtar Eğitim

bottom of page