
Arama Sonuçları
Boş arama ile 827 sonuç bulundu
- İnsan Olarak Doğulur mu? Yoksa İnsan Olmak Öğrenilir mi?
Kabul ediyorum; zor bir soru oldu. Hatta biraz da sert oldu galiba. Ama, hoşumuza gitsin ya da gitmesin, bizler öğrenen varlıklarız. Dünyaya geldiğimiz andan itibaren, içine doğduğumuz insan topluluğu tarafından, onlara benzemek üzere eğitiliyoruz. Öyle ya; her bebek konuşma yeteneği ile doğar ve ona konuşmayı öğretenler var ise bu yeteneğini kullanabilir. Çıplak bir topluma doğduysanız çıplak gezersiniz, tokalaşmak yerine burnunu karıştırıp haykıran bir toplumdaysanız da parmağınız burnunuzda gezersiniz. Aslında konuyu sadece davranışsal boyut ile de sınırlamamak gerek. Çünkü insan; biyolojik, psikolojik ve sosyo-kültürel bir varlık. Dolayısıyla, sadece davranışlarımız değil, kinestetik ve biyolojik yetilerimiz de içine doğduğumuz insan topluluğundan etkileniyor. Peki ya tüm bunların yürütülmesinden sorumlu beynimizin işlenmesi, insanlar dışındaki farklı dünyevi varlıkların elinde olsaydı? İşte size literatüre geçmiş bir örnek: 1920’de J.A.L.Singh tarafından bir kurt ininde uyurken bulunduklarında, Amala 1.5, Kamala ise 8 yaşındaydı. Kurtlar tarafından büyütülmüşlerdi. Bu çocukların davranışları da görünümleri de kurt gibiydi. Dört ayak üzerinde hareket ediyorlardı ve dizleriyle avuç içleri nasır bağlamış durumdaydı. Çiğ ete bayılıyorlar ve fırsatını bulduklarında çalıyorlardı. Suyu dilleriyle içiyor ve yiyeceklerini çömelmiş vaziyette yiyorlardı. Dilleri kalındı ve dudaklarından dışarı sarkmış durumdaydı. Kurt gibi soluyorlardı. Gece yarısı asla uyumuyor, sinsi sinsi av arar gibi dolaşıyor ve uluyorlardı. Bir sincap gibi çok hızlı hareket ediyorlardı ve onlara yetişip yakalamak çok zordu. İnsanlardan tümüyle uzak duruyorlar ve hatta fazla yaklaşan olursa dişlerini gösteriyorlardı. İşitme duyuları son derece gelişmişti. Koku hisleri ise, bir etin kokusunu çok uzaklardan bile alabilmelerini sağlıyordu. Gündüzleri çok iyi göremezken geceleri daha iyi görebiliyorlardı. 1921 yılının Eylül ayında hastalandılar ve Amala öldü. Amala öldüğünde, Kamalanın gözünden sadece 2 damla yaş geldi ve bu esnada yüzünün ifadesinde hiçbir değişiklik yoktu. Singh, Kamala’yı elinden geldiğince eğitti. İki yılda ona yürümeyi ve tuvalet eğitimini verdi. Bu süreçte bile Kamala, heyecanlandığında veya korktuğunda dört ayak üzerine geliyordu. Üç yıl kadar sonra, yaklaşık bir düzine kelime öğrenebilmişti. Elbette telaffuzu yaşıtlarının çok gerisindeydi. Kelimelerin de genellikle yarısını söylüyordu. Sadece 17 yaşına kadar yaşadı. İşte böyle; biz insanlar, aynalarımız, yani birbirimiz olmadan ben olamıyoruz. Charles H. Cooley, “Ayna Benlik” kuramını “insanların bizi nasıl gördüğünü düşünmemize yarayan benlik imajıdır” şeklinde tarif ediyor. George H. Mead da, benzer şekilde, diğerlerinin rolünü alarak kendimizin farkına vardığımızı belirtiyor. Çocuklar ise, sınırlı toplumsal tecrübeleri nedeniyle, bunu taklit etme yoluyla yapıyorlar. Yani birbirimize öğretmekten vazgeçersek yokuz. Sözün özü; diğerleri olmadan “Kendim”, kendim olmadan da “ben” olamayacağımızı asla unutmayalım derim. Çünkü, ancak bu şekilde biyolojik anlamda insan olarak başlayan hayatımızı, varoluşsal anlamda da insan olarak sürdürebilmemiz mümkün. Sürdüremezsek, neandertal atalarına özlem duyan grupların elinde tarumar oluruz. Benden söylemesi.
- İş Yerinde Pozitif İletişim
Kim Cameron’ın Losada & Heaphy ile 2004 yılında 60 üst düzey yönetici arasında yaptığı bir araştırmada; pozitif iletişimin; verimlilik, müşteri memnuniyeti ve ekipleri yönetme becerileri arasındaki ilişki araştırılmıştır. Bu araştırma ekip içi iletişim tarzlarının ve performanslarının habersiz olarak gözlemlenmesi ile gerçekleştirilmiştir. Araştırma sonucunda ortaya çıkan bazı tespitler şunlardır. * Kurumsal performansı etkileyen en önemli ve diğerlerinden iki kat daha fazla güce sahip olan tek faktör, “pozitif yorumların negatif yorumlara oranı” (5.6/1) olarak tespit edilmiştir. * Bu yüksek performans gösteren kurumlarda ekip üyelerinin soru sorama ve başkalarının görüşlerini alma gibi sorgulama ifadelerinin sayısı ile bir durumu savunma ya da açıklama gibi savunma ifadeleri arasında bir denge görülmüştür. * Pozitif iletişim, çalışanların kurumlarına bağlılıklarını artırmış ve birlik olmalarını sağlamıştır. * Pozitif iletişimin artması; planlı bilgi alışverişlerinin yapılmasına, daha fazla işgücünün devreye girmesine ve daha yüksek bir enerjinin kullanılmasına imkan sağlaması nedeniyle, verimliliğin ve performansın artmasını sağlamaktadır. * Ayrıca araştırmacılar, her negatif yoruma karşı yapılan 3 ila 8 pozitif yorumun kişileri daha yüksek performans derecesine ulaştırdığı görülmüştür. * Benzer sonuçlar aile ve okul yaşamında da karşımıza çıkmaktadır. Pozitif İletişimin her ortamda ne kadar önemli olduğunu vurgulamak için böyle araştırma sonuçlarına ihtiyaç olmadığını düşünüyorum. Çünkü bizim kültürümüzde “iyi düşün iyi olsun”, “tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır” gibi özlü sözler ve nasihatler çok boldur. Sanırım bu noktada cevaplanması gereken iki soru var. * Pozitif İletişim Nedir? * Bunu nasıl sağlayabiliriz? Pozitif İletişim için işyerlerinde olumsuz ve eleştirel değil de, olumlu ve destekleyici bir tarz kullanılmasıdır diyebiliriz. Bu tarz, Pozitif Kurumsal İklimin en önemli unsurudur ve kurum kültürü hâline gelmelidir. En üst yöneticiden, kurumda geçici olarak çalışan stajyere kadar her birey de bu kültüre sahip çıkmalıdır. “Bunu nasıl sağlayabiliriz?” sorusuna aradığım cevap esnasında karşılaştıklarımı paylaşmak isterim. * Duygusal Zeki / Pozitif İletişimin hâkim olduğu bir kurum kültürünün yaratılması, kararlılıkla sürdürülmesi, * Kişilerin kendilerini en iyi şekilde tanımaları, * Destekleyici iletişimden etkin olarak yararlanmalarıdır. Destekleyici iletişim; * Etkin geribildirim yoluyla gelişimi sağlar. * Sorun ya da rahatsızlık veren konuları “kaybeden yok” sonucuna götürecek şekilde çözer. * Sistemin ve kurumun gelişimini sağlar. Olumsuz geribildirimlerin verilmesi gereken anlarda ise “tanımlayıcı iletişim” etkili olacaktır. Bu konuda “ben dili” yaklaşımından yararlanarak üç adım atılabilir. * Durumu ya da olayı değerlendirmekten ziyade tanımlamak, durum tespiti yapmak. * Suçlamaktan, bir sonuca varmaktan ziyade, durumla ilgili objektif sonuçları ve / veya hissedilen duyguları ifade etmek. * Kim ya da hangi taraf haklı olduğunu aramak yerine, kabul edilebilir, uygulanabilir, seçenekler sunmak. Pozitif iletişimi, iletişim refleksi haline getiren kişi ve kurumlar her şeyden önce iş ve özel yaşamlarını anlamlı hale getirirler. Bu anlamda; pozitif iletişim, iş ve özel yaşamınızda doyuma ulaşmanın en etkin metotlarından biridir.
- Duygusal Zekâ Bileşeni Olarak Özbilinç ve Çatışma Yönetimi
EQ KOÇUNUN NOT DEFTERİ, NOT 20 Size bir iyi bir de kötü haberim var; 1. Herkes duygusal zeki olabilir 2. Herkes duygusal zeki olabilir İlk haberimi duygusal zekânın geliştirilebilir olduğunu hatırlatmak için verdim. Kaderî bir durum değildir yani… Üstelik nöroplastisite sayesinde, öğrendiğimiz ve deneyimlediğimiz her şeyin beynimizin yapı ve fonksiyonlarında değişiklik yarattığını biliyoruz artık. Ve fakat, çatışma yaşadığımız muhatabımız da şaşırtıcı bir biçimde duygusal zeki olabilir ki, bu da ikinci haberim oluyor. Çünkü duygusal zeki olmak, %100 iyi bir insan olmak anlamına gelmez. Mutlaka karşılaşmışsınızdır; tertemiz bir yüreğe sahip pek çok kişi -ki biz onlara iyi kalpli diyoruz- özdeğer ve özsaygı konusunda yaralı oldukları için pek çok münakaşanın mağlup tarafı olmuşlardır. O zaman şunu asla unutmayıp zihnimize not etmeliyiz; “münakaşaları haklı olanlardan ziyade güçlü olanlar kazanır”. Hem haklı hem güçlüysek işte o zaman ballı lokma tatlısı olur elbette. Bu anlamda, hayatı bir Star Wars senaryosu gibi yaşadığımız metaforunu tekrarlayayım. Aynı bilginin yani gücün aydınlık tarafında da olabiliriz, karanlık tarafında da… Bu noktada devreye seçme özgürlüğümüz girer. Elbette çatışma hâlinde olduğumuz ya da olacağımız birey de aynı özgürlüğe sahiptir ve bence bunu hiç unutmamalıyız. Elinde yeşil ışın kılıcı olan da, kırmızı ışın kılıcı olan da, isabetli öz-değerlendirme, empati, sosyal bilinç, ilişki yönetimi ve diğer bileşenlerin ustası olabilir. Empatiyi özellikle örnek olarak kullandım. Çünkü empati, karşımızdakini anlama çabasındaki ustalığımızdır. Her zaman iyi niyet içermesi gerekmez. Bir yetenektir ve nasıl kullandığımız bize bağlıdır. Güç; metodu ne olursa olsun, kendisine ulaşabilen herkese kudretini verir, seçmez... Bu yüzden bir savaşçı için muhakeme yeteneğini geliştirmek çok çok önemlidir. Çünkü zor olan karanlık tarafa geçmek değil, aydınlık tarafta kalmaktır. Duygusal Zekâ söz konusu olduğunda Güç; duygudur (e-motion.. yani energy motion). Yani çatışma sırasında gücümüz duygularımızdır. Bizler, duygunun saf hâlini değil, düşüncelerimizden doğan yorumlarımızla şekillenmiş hâlini kullanırız. Yüce Mevlana’nın deyişiyle; gül düşünür gülistan, diken düşünür dikenlik oluruz. Düşüncelerimizin dizginlerini elimize alıp yorumlarımızı özgürleştirebilirsek, duygularımız; esenliğe ve her alanda galibiyete götüren rehberimiz olur. Bahsettiğim galibiyetin bilinen en basit metodu, duygusal ve sosyal zekânın bileşenlerine hâkim olabilmektir: * Kendini Tanı (öz-bilinç, kişisel farkındalık, duygusal farkındalık) * Kendini Yönet (özyönetim) * Karşındaki(ler)ni Tanı (sosyal farkındalık) * İlişkilerini Yönet Bu bileşenleri etkin bir biçimde kullanır ve süreçte öğrendiklerimizi hem kendi yaşamımıza hem de çevremizdekilerin yaşamına olumlu katkı sağlayacak biçimde kullanabilirsek aydınlık taraftaki duygusal zekiyiz işte. Çünkü duygusal zekâ, duygusallık ya da duyguların esiri olmak değil, tam aksine onların efendisi olmaktır. Başka bir deyişle; Duyguyu fark ederek yönetip, sonucunda da kendimize ve karşımızdakine zarar vermeyecek bir aksiyon alabiliyorsak duygusal zekiyiz demektir. Duygusal Zekâ söz konusu olduğunda asıl olan kendimizizdir. Yani “kendin olma ve kendini anlamlandırma” adımının hakkını vermezsek, karşımızdakini anlama ve ilişkilerimizi yönetme adımında güdük kalırız. Kabul ediyorum; “ben kimim?” sorusu dünyanın en kazık sorusudur. Ama eğer biz bu konuda bir cevap bulamazsak, bizim yerimize karşımızdakiler bulacaktır. Biz de başkalarının bizimle ilgili yargılarını kimliğimiz olarak kabullenmek zorunda kalırız. Bu yargılar aynı zamanda insanların bizimle ilgili beklentileridir de... ve biz, es kaza bu beklentileri özde karşılayacak insan değilsek, kendimizi çatışmaların içinde buluruz. O zaman şunu da unutmayalım; duygusal zekâ bizi sadece çatışmanın galibi yapmakla kalmaz, çatışmanın oluşmasını da engeller. Ben Stefan Zweig’e bayılırım biliyor musunuz? “Bir kez kendini bulmuş olan kişinin, bu yeryüzünde yitirecek bir şeyi yoktur artık. Ve bir kez kendi içindeki insanı anlamış olan, bütün insanları anlar.” der ve beni mest eder. O zaman bir galibiyet ise hedefimiz, ilk adımımız kendimiz…
- Arnold "i'll be back" demişti-Bir Özbilinç Yazısı
EQ KOÇUNUN NOT DEFTERİ, NOT 19 Arnold (Terminator) "i'll be back" demişti... Geldi mi ki gitsin de dönsün diyebilirsiniz. Haklısınız da… Ama biraz önce izlediğim belgesele göre çoktan geldiler, sadece benlik algıları yok (bir prototip dışında). Yani şimdilik… Evet; tahmin ettiğiniz üzere, yapay zekaya sahip robotlardan bahsediyorum. İnsan kendi türünün zekasını ve bileşenlerini tam olarak keşfedememişken yapayına merak saldı. Merak salmakla kalmadı bir de yaptı. Şimdilik sınırlı yeteneklere sahip olduklarını düşünüyordum ancak yanılmışım. Çünkü izlediğim örnek, biçim olarak insana benzememekle birlikte kendinin farkında olduğunu gösteren işaretler veriyordu. Normalde etrafında olup bitenleri fark eden ve tepki veren robot, kendisinin nasıl göründüğünü betimlemeye başlamış. Böylece duygusal zekanın en önemli bileşenlerinden birinde yol almaya başlamış oluyor bu robot arkadaşımız; özbilinç… Özbilinç, belki de üzerinde en çok konuşulan duygusal zeka komponenti. Üstelik bu konuşmalar yeni de değil. Apollon tapınağının girişinde “kendini bil” yazılıdır. Belli ki bu yazı oraya nakşedilmeden önce de insanlar kendilerini aramaktaydılar ve bu arayış halen sürüyor. Sanırım insanlık kendini bilme yolculuğundan sıkıldı ve kendini bilirken bize de haddimizi bildirecek yapay zekalar üretmeye karar verdi. İnsanın kendini bilme yani fark etme hâlinin zamanda oryantasyonu hayli ilginç. Çünkü özbilinç, sadece bu ânı değil, geçmişi ve geleceği de kucaklıyor. Geçmişteki ben’i biliyor, andakini yaşıyor (bilinçli ya da bilinçsiz), gelecektekini hayal ediyoruz. Böylece benliğimizi tanımlayabiliyor, belli oranda idrak ediyor hatta konumlandırabiliyoruz. Hedeflerimizi de bu yolla belirliyoruz. Yapabileceklerimizi, yapamayacaklarımızı, ne yapmamız gerektiğini ve neticede ne şekilde iyi hissedeceğimizi tasarlıyoruz. Ancak şunu da unutmamak gerek; varlığımızı hissetmek için başkalarından temas iletisi almaya odaklanıyoruz. Tepki aldığımız sürece varlığımızın sağlamasını yapıyoruz. Peki yapay zekaya sahip robotlar ne durumdalar? Onlar sürece andan başlıyorlar. Şu an için kendilerinin farkındalar. Geçmişlerini ne şekilde konumlandırıyorlar bilemiyorum ama gelecekle ilgili hayal kurmadıkları kesin. Yani en azından onları yapanlar bu düşüncedeler. Onlar hayal kurmuyorlar, verilerle hareket ediyorlar. Ancak eylemleri şu an için görev odaklı. Karar veriyorlar ancak bu kararları henüz varlıklarını sağlama almak gibi ihtiyaçlardan beslenmiyor. Temas iletisi umurlarında mı bilmiyorum, hatta bir umurları var mı onu da bilmiyorum. Ancak verileri bu hızda ve başarıyla işleme yetenekleri gelişmeye başladıkça, duyguların algoritmasını da çıkaracaklarına eminim. Peki ben bu yazıyı neden yazdım? Öncelikle belgeseli izlerken suratımın aldığı şekil yüzünden olabilir. Bunun yanında, sanayi devriminin gelişmiş bir sürümünün yaklaştığını düşündüğüm için yazdım. Bir de yapay zekaya pabuç bırakmaya niyetim yok diyen amygdalam harekete geçmiş durumda. Çünkü belli ki tamamımızın diplomalarının son kullanma tarihi geldi gelecek… Terminatör karşımıza dikilip de “i’ll be back” dediğinde “asıl sen bi bak” diyebilmemiz için, özbilinç konusunda ciddi yol almamız gerek. Bu anlamda, özbilinçden beslenen tasavvur kasımızı güçlendirmek ve tasavvur ettiklerimizi hayata geçirecek özdisiplin konusunda kararlılıkla ilerlemek, bugün yapabileceğimiz en akıllıca şey.
- Otomatik Pilot’unuza Sahip Çıkın
EQ KOÇUNUN NOT DEFTERİ, NOT 18 “Bir alışkanlığın başlangıcı görünmez bir iplik gibidir; ama o hareketi her tekrarlayışımızda ipliği sağlamlaştırırız, ona bir elyaf daha ekleriz, sonunda kap kalın bir kablo olur, düşünce ve hareketlerimizi geri dönülmez biçimde bağlar.” Orison Swett Marden Zihinsel Otomatik Pilot kavramı; abartmalara ve yanlış anlaşılmalara kurban oldu olacak... Bu yüzden bu konuya açıklık getirmekte fayda var. Otomatik Pilot, üzerinde kafa yormaksızın yaptığımız eylemler sırasındaki zihinsel hâlimiz için kullanılan bir kavram oldu. Kabaca; insan yapımı makinaların, insan güdümü olmaksızın ve fakat önceden programlanarak kendi işini kendi görmesi işine verilen adın, zihinsel hâlimize de verilmiş olması ne enteresan değil mi? Ancak buradan şu sonuç da çıkıyor; demek ki otomatik pilot sanıldığı kadar kötü bir şey değil. Öyle olsaydı kimse uçağa binmezdi bence 😊 Mindfulness (bilinçli farkındalık) yolculuğunun ilk adımı; otomatik pilotun bilinçli farkındalığıdır. Burada bilinçli farkındalığın altını özellikle çiziyorum çünkü bilinçli farkındalıkla didişmek arasında oldukça büyük bir fark var. Mindfulness, yok saymak ve savaşmak yerine yaklaşmayı öngören bir yöntemdir. Dolayısıyla didişmek külliyen hatadır. Üstelik Otomatik Pilot şahane bir zihin hâlidir. Aksi taktirde, otomobilimizi ehliyet kursundaki ilk gün gibi kullanırdık. Her şeyin feci halde farkında olurduk; elimizin altındaki direksiyonun, ayaklarımızın altındaki debriyaj, gaz ve frenin... Günün sonunda da bu yüksek farkındalık?! sayesinde “otomobili sırtımızda taşıdık” hissiyatını elde ederdik. Bu noktada şuna da dikkat çekmek istiyorum; eğer ister ve niyet edersem farkındalığın ne kadar fena bir şey olduğunu da ispat edebilirim. Tam da bu sebeple farkındalık yerine bilinçli farkındalık demeyi tercih ediyorum. Otomatik Pilot, hayatın akışı içerisinde olması gerekenleri alışkanlık hâline getirmemize, bu yolla da dikkatimizi başka şeylere verebilmemizi sağlıyorsa şahane bir biçimde çalışıyor demektir. Burada dikkat edilmesi gereken husus; tıpkı bir pilot gibi gerektiğinde “I have control” diyebilmek ve otomatikten manuel’e geçebilme esnekliğine sahip olabilmektir. Otomatik Pilot kontrolün sadece onda olmadığını açık ve net bir biçimde bilmelidir. Aksi taktirde düşüncelerimizi de kontrol altına almaya çalışacaktır. Alışkanlıklar düşünceleri, düşünceler de duyguları tetikler. Tüm bunlar bir araya gelip duyguları yoğunlaştıran modellere dönüşürler. Ve olan olur; kontrolümüzü kaybederiz, daha doğrusu kumanda düğmesi otomatik pilotta takılı kalır. İşte Mindfulness yani bilinçli farkındalık bu noktada devreye girer. Amaç; zihnimizin gerisinde çalışmakta olan programlardan (ki onlara bir izin vermiştik) bazılarını kapatmayı öğrenmektir. Kapatmayı öğrenmenin yolu ise, neyi kapatacağınızı bilmekten geçer. Yani sihirli sözcük yine ve her zaman “denge”dir. Otomatik Pilot sayesinde, işleyen belleğimizi alışkanlıklar oluşturarak geliştirme olanağına sahibiz. Dolayısıyla ondan kurtulmamız gerekmiyor, sadece doğru çalışmasını sağlamamız gerekiyor. Mindfulness yani bilinçli farkındalık öğretisinin hedefi de tam olarak bu…
- Kafanızın İçinde Konuşan Kim?
EQ KOÇUNUN NOT DEFTERİ, NOT 17 “Bütün fikirler çoktan beynin içindeler; bütün heykellerin mermerin içinde oldukları gibi” Carlo Dossi Konuya bu kez sondan başlamak istiyorum. İçimde şu anda kim var peki ve ben bu kararı nasıl aldım? Bence dedem var. Onun huyuydu; önce sonucu söyler sonra da etraflıca açıklamasını yapardı. Sistem böyle çalışıyor dostlar; bugün çocuklarınıza söylediğiniz ve başkalarının söylediği her şey (okul, bakıcı, TV vs…), yetişkin olduklarında onların iç sesleri yani düşünceleri ve yorumları olacak. Bu iç seslerin bir kısmını duyduklarından aynen kopyalarken, bir kısmını kendi sentezleri ile oluşturacaklar. Fakat çıkış noktaları sizin seslendirdikleriniz olacak. Duyguları bu düşüncelerden doğacaklar. Bu duygular da sosyalleşme sürecindeki yol göstericileri olacak. Sizden temas iletisi almak ya da ilişkinizin sınırlarını fark etmek için kullandıkları bütün teknikleri, yetişkin olduklarında da kullanmaya devam edecekler. Doğruyu yanlışı, iyiyi kötüyü, erdemi erdemsizliği, hayata karşı duruşlarını ve hatta inanç ve beklentilerini belirlerken referans aldıkları; sizin onlara söyledikleriniz ve davranışlarınız olacak. Ya aynen kopyalayacaklar ya da tepki olarak tam tersini benimseyecekler. Ama referans noktası her şekilde siz olacaksınız. Şimdi kendimize dönelim. Özellikle kriz anları, içimizde kimlerin olduğunu tespit edebilmek için çok uygundur. Çünkü böyle anlar, o durumun negatif etkilerinden kurtulmak için en fazla düşündüğümüz anlardır. Kafamızın içinde bir anda cümbüş olur. İç sesimiz gevezeleşir. Yaptığımız her bir yorum, duygu dünyamızda belirgin değişikliklere sebep olur. Endişe öfkeye, öfke üzüntüye, üzüntü çaresizliğe, çaresizlik cesarete doğru devinip dururken birden bir şey olur. İçimizdeki seslerden biri yüksek sesle bağırır. Onu duyar ve itaat ederiz. Bu itaat hâli bazen zaferi kucaklatır, bazen de hezimete uğratır. Böyle anlarda, kafanızın içinde dönüp duran düşüncelerinizi tek tek yakalamaya odaklandığınızda ise ışığı görürsünüz. “aman kızım sen hanım ol” diyen bir anneanne, “ayıp, yasak, günah” diyen bir komşu kadın, “vur gözünün üstüne” diyen bir amca, “her ne yaparsan yap onurunu ayaklar altına aldırma” diyen bir baba… Peki bunu neden mi yapıyoruz? Nedeni çok basit… Karşılaşmak ve kendi iç sesimiz ile, onu sembolize eden üzerinden iletişim kurmak için. İçinizdeki amca sese “ben kimsenin gözünün üstüne vurmak istemiyorum, ne şimdi ne de sonra” diyebilmek, bundan sonra yaşayacağımız krizlerde o amcanın sesini kısmanın bir yoludur. Onu tamamen yok edebilmek zordur, ancak onu bir kez yakaladığınızda artık sizden asla saklanamayacaktır. Bu da öz-denetim ve öz-yönetim konusunda hatırı sayılır ölçüde yol kat etmemize sebep olur. Ve evet, önce kendimize sonra da birbirimize karşı sorumluyuz. Hepimiz birbirimizin kafasının içindeyiz. En çok da çocuklarımızın…
- Duygusal Zeki misiniz Gerçekten?
EQ KOÇUNUN NOT DEFTERİ, NOT 14 “Aklını kullanan insanlara nadiren rastlanır, iyi kalpli insanlar az sayıdadır ve her ikisinin birden bulunduğu insanlar ise eşsizdir.” Rita Levi Montalcini Bilirsiniz; hemen hemen herkes kendine test uygulamayı sever. Magazin dergilerindeki “romantik misiniz yoksa tam bir realist mi?” gibi testlerden tutun da; bir resim, bir renk, bir hayvan seçmek suretiyle benliğimizin bir kısmının görünür hâle geleceğine inandığımız tüm paylaşımlar gösteriyor bunu. Sadece bir renkler dizgesi seçtiğiniz için “siz çok sofistike bir insansınız” diyebilen bu testlerden ziyade, “ay vallahi doğru, tıpkı ben” şeklinde heyecanlanan insanları çok daha sevimli bulduğumu belirtmek isterim. Bölünmüş benlikleri ile bir bütün olmaya çalışan günümüz insanı için, görünür olmanın yollarından biri de bu olabilir. Aynı prensip günümüzün en önemli kapasitelerinden biri olarak kabul edilen duygusal zekâ seviyesi için de geçerli. Bugün, istisnasız herkes duygusal zekâ’yı önemli buluyor ve bazen gizil bazen de açık bir şekilde kendi kapasitesini merak ederek bir takım testlere başvuruyor. Ancak üzülerek söylemeliyim ki, bu testler içerisinde gerçeğe yakın sonuçlar verebilenler belli bir bedeli ödemeyi gerektiriyor. Emotional Intelligence 2.0 kitabının yazarı Dr. Travis Bradberry bu anlamda harika bir iş yapmış. TalentSmart’ın test ettiği milyonlarca insandan gelen veriyi analiz ederek yüksek bir EQ'nuz olduğundan emin olabileceğiniz işaretleri ortaya koymuş. Onun tespitlerini sıralarken, her bir tespitin bizdeki karşılığını yorumlamaya gayret edeceğim. 1. Zengin bir duygu sözlüğüne sahip olmak Öncelikle şu hususu tekrar belirtelim; insan düşünen duygusal bir varlıktır. Dolayısıyla herkes duyguların tamamını tecrübe etmek konusunda ehildir. Elbette bu becerinin hakkını vermek konusunda sıkıntı yaşayan “aleksitimi” vakalarını bu tasnifin dışında tutuyorum. Ancak, yapılan araştırmalar insanların sadece %36’sının, duygularını doğru bir biçimde tanımlayıp etiketlendirebildiğini göstermiş. Verimsiz eylemlerin ve mantıksız seçimlerinin en büyük sebebi de bu. Duygusal Zekâ kapasitesi yüksek olanlar, etiketleme konusunda başarılı oluyorlar. Hissettiklerini ifade ederken “iyi veya kötü” yerine “öfkeli, mutlu, endişeli” gibi tabirler kullanıyorlar. Duygunun adını koymak, iç-görümüzün ve bu konudaki farkındalığımızın yüksek olduğu anlamına gelmektedir. Ancak bu şekilde, tam olarak nasıl hissettiğimize, bu hisse neyin sebep olduğuna ve bu konuda ne yapmanız gerektiğine odaklanabiliriz. 2. İnsanlarla ilgili olmak ve önem vermek Bu kapasite, empati anlamında hangi seviyede olunduğunu göstermektedir. İnsanlarla daha doğrusu insanlıkla ilgili olmak, onların ihtiyaçlarına duyarlı olmak her şeyden önce bütünün şifalandırılması anlamında önemlidir. Dr. Daniel Goleman, Ekolojik Zeka adlı kitabında özellikle bu kapasiteye büyük yer ayırmış durumda. Çünkü sosyal varlık olan insan, yakın ve uzak çevresinde bulunan tüm insanları etkilemekte ve etkilenmektedir. Birbirimizin duygu dünyasını etkiliyor ve etkileniyoruz. 3. Değişikliğe ve Değişime Açık olmak Duygusal olarak zeki olan insanların, adaptasyon ve esneklik konusunda başarılı olduğunu artık hepimiz biliyoruz. Burada asıl önemli olan husus şu; değişimden korkmak, mutluluğun ve başarının önündeki en büyük engellerden biridir. Korku duygusunun kudreti taktire şayandır, bilirsiniz. Korku sadece hayatımızı felç etmekle kalmaz, bir sürü yıkıcı duyguyu da yavrular. Duygusal zeki insanlar, bu duygunun yönünü çevirmekte başarılılar. Onlar değişimden değil, değişimin nimetlerinden faydalanamamaktan korkmayı seçtikleri için, değişimden kaçmak yerine bu değişimler karşısındaki konumlarına yönelik eylem planlarına yönelirler. Dolayısıyla bakış açıları da niyetleri de pozitiftir. 4. Güçlü ve zayıf yönlerin farkında olmak Yüksek bir EQ'ye sahip olmak demek, güçlü yönlerimizi bilmemiz ve bunlardan nasıl istifade edeceğimize ilişkin fikrimizin olması demektir. Bunun yanında, görece zayıf yönlerimizin (duygusal ve davranışsal olarak) güçlü yönlerimizin aşırıya kaçarak oluştuğunu bilmek ve güçlü yönleri ehil hâle getirmenin zayıflıklarla mücadelenin en etkin ve konforlu yol olduğunu fark etmek gerekir. Bunun ötesinde, herkes her konuda mükemmel değildir. Duygusal zeki insanlar, mükemmel olmadıkları noktalarla boğuşmak yerine, gerçekten iyi oldukları alanlara odaklanırlar. Öz-şefkat kasları gelişmiştir. Kendilerine zaman tanıyabilirler. 5. İnsan sarrafı olmak Duygusal zekâ ile sosyal farkındalık el eledir. Empatinin pozitif evriminin sonucu olan bu kapasite, zamanla, çevremizdeki insanların ihtiyaçlarını, davranışlarının altında yatan sebepleri, değerlerini ve motivasyon kaynaklarını anlamamızı sağlar. Ancak bu kapasitenin hakkını verebilmek için, Jiddu Krishnamurti’nin deyimiyle “yargılamadan gözlem yapmak” konusunda yol almak gerektiğini belirtmeliyim. Aksi taktirde duygusal zeki değil, insanlar hakkında ahkam kesen hadsizler oluruz. 6. Sağlam duruş Öz farkındalık ve öz bilinç konusunda gelişim göstermiş insanlara sataşmak zordur. Laflar, imalar ve hatta yaralayıcı bakışlar, bu insanların bedenlerine çarpıp geri döner. Kendileriyle ilgili karanlık veya aydınlık her bilgiye açık olan insanların özgüvenleri de yüksektir. Kendinden hiçbir şey saklamayarak, her taşın altına bakmış olan bu kişiler, kendilerinde karşılığı olmayan hiçbir hakareti kişiselleştirmezler. Hatta, kendileriyle dalga geçme konusunda başarılıdırlar. Benim ölçülerimde, “kendiyle dalga geçme becerisi” bir insanın kendisine verebileceği en büyük hediyedir. 7. Kendine ve başkalarına hayır diyebilmek Öz-kontrol ve öz-denetimin önemini hepimiz biliyoruz. Hazzı ertelemek için kendine hayır diyebilen insanları hep taktirle karşılamışımdır. Belki kendimize hayır diyebilmenin ötesinde başkalarına neden hayır diyemediğimizi düşünmek gerek. Yapılan araştırmalar, hayır derken ne kadar zorlanıyorsak, depresyon ve strese o kadar yaklaştığımızı gösteriyor. Duygusal zeki insanların, hayır demek konusunda zorlandıkları durumlar için alternatif tabirler geliştirdikleri görülmüş. “bunu yapabileceğimden emin değilim” ya da “yapabileceğimi sanmıyorum” gibi.. Yeni bir taahhüde hayır diyerek, mevcut taahhütlerini yerine getirmeyi seçmişler. 8. Hatalara takılmamak Bu davranış biçimi, zihnimizin zamanda oryantasyonu ile de yakından ilgilidir. Bir hata yaparız, herkes o hatayı unuttuğunda bile biz onu zihnimizde hâlâ taze tutarız. Hatalardan kaynaklanan utanma, kendini değersiz ve yetersiz hissetme gibi duygular bizi yer bitirir. Bu hâl yeni adımlar atmamızı da çoğu zaman engeller. Duygusal zeki insanların ise, herhangi bir hata yaptıklarında bunu unutmadıkları fakat hatadan kaynaklanan duygunun kendilerine yapışmasına izin vermedikleri görülüyor. Hata sonrası beliren duyguyu, bir daha benzeri bir hatayı tekrarlamalarına engel olacak biçimde dönüştürmeyi başarıyorlar. Tutundukları düşünce ise, genellikle her hatanın bir fırsat olduğu fikri… 9. Karşılıksız vermek Biz buna diğerkâmlık diyoruz. Diğerkâmlık; hiçbir kişisel kazanç ya da mükâfat beklentisi olmaksızın sadece yardım etme arzusu ile motive edilmiş saf bir yardım etme davranışını ifade eder. İnsanların büyük bölümü mantıklı egoistlerdir. Yani her birey, özde kendi iyiliğine hizmet edecek olan şeyleri kollar. Ama mantığıyla görür ki; sadece diğer kişilere karşı iyi olduğu müddetçe istediğini elde edebilecektir. Başkalarına daima ihtiyacımız vardır. İş ve özel yaşamımızın yolunda gitmesinin ancak ilişkilerimizi doğru yöneterek mümkün olduğunu söylemek mümkündür. 10. Gaddar ve kindar olmamak (kendine ve başkalarına karşı) Başımıza gelen kötü olaylar, karşılaştığımız kötü davranışlar, sadece o anda değil, o anları düşündüğümüzde bile “saldır veya kaç” tepkisini harekete geçirir. Hayatta kalmanın basit fakat etkili bir metodudur bu. Ancak bu negatif olayın düşünsel eylemine yapışıp kalmak, stres ve stres sonrası psikosomatik rahatsızlıklara yol açar. Duygusal zeki insanlar; kin, gaddarlık ve benzeri negatif duygulara tutunmanın kendilerini dipsiz bir çukura çektiğinin farkında oluyorlar. Bu sebeple bu duygulara sebep olandan ziyade, bunu nasıl dönüştürebileceklerine yani etki alanlarına odaklanıyorlar. 11. Toksik insanlarla etkileşimi yönetmek Rasyonel duygulanımcı davranış terapisi tekniğinin fikir babası Albert Ellis, sıraladığı “akla aykırı inançlar” da toksik durum ve insanlarla başa çıkmanın en etkili yolunun, bu durum ve insanlara rasyonel yaklaşmak olduğunu vurgulamaktadır. Duygusal zeki insanlar, her sağlıklı insan gibi öfke, kızgınlık ve derin üzüntü duygularını yaşamaktadır. Onların farkı, bu duyguların farkında olmak ve kendi bilişsel çarpıtmaları ile büyüyüp bir kaosa dönmesini önleyebilmektir. 12. Mükemmelliği aramamak Duygusal zeki insanlar daima mükemmel olmanın peşinde değiller çünkü bunun mümkün olmadığının farkındalar. Dolayısıyla, kendilerini “her şeyin en iyisi olmaya” değil, “olabilecekleri en iyi şey” olmaya motive ederler. Bu yaklaşımları, başarısızlık duygusuna değil, başardıklarına odaklanmalarını sağlar. 13. Müteşekkir olmak Kaliforniya Üniversitesi'nde yapılan araştırmalar, günlük olarak şükran tutumu geliştirmeye çalışan kişilerin duygu durumunun enerjik ve dinamik , fiziksel refahlarının ise yüksek olduğunu gösteriyor. Farklı bir araştırma şükretme tutumunun, stres hormonu kortizolünü % 23 oranında düşürdüğünü gösteriyormuş ki; enerjik, dinamik ve fiziksel olarak iyi hissetmenin en akıllıca sebebi bu olabilir. Duygusal zeki insanların ortak özelliklerinden birinin de, sahip olamadıklarına kahretmek yerine sahip oldukları için müteşekkir olmak olduğunu biliyoruz. 14. Zaman zaman çevrimdışı olmak Duygusal zeki insanların, kendilerini hiçbir şeye gereğinden fazla adamadığını böylece anda kalabildiklerini gözlemliyoruz. Bu konuda yapılan çalışmalar; kapatılan bir telefonun, e-posta kontrol etmeden geçirilen zamanın, yıkıcı stres düzeyini büyük ölçüde düşürdüğünü gösteriyor. Kendilerine zaman tanımayı bilen bu insanlar, daha evvel stres yaratmış bir e-postayı okurken ya da telefonu cevaplarken aynı stresi yaşamıyorlar. Kendilerini 7/24 ulaşılabilir, aslına bakarsanız “kullanılabilir” duruma getiren insanlardan en temel farkları da bu. 15. Kafein alımını sınırlamak Duygusal zeki insanlar, kendileri dışında hiçbir şeyin duygu dünyalarını inşa etmesine izin vermiyorlar. Bu prensip, adrenalin salınmasını tetikleyen kafein için de geçerli. Kafein, gereğinden fazla tüketildiğinde, beyni ve bedeni aşırı uyarılmış stres durumuna getirmekte, duyguların ve bu duygulardan doğan davranışların kontrolünü zorlaştırmaktadır. 16. Yeterince Uyumak Uyku bir şarj aleti gibi çalışır. Uyuduğumuzda, beynimiz şarj olur. Bu esnada günün anılarını karıştırır ve verileri tasnif ederiz. Hangi verileri depolayacağımız, hangilerini atacağımız bu eylem sırasında kararlaştırılır. Duygusal zeki insanlar, tam da bu sebeple, uykuyu bir öncelik haline getiriyorlar. Çünkü odaklanma, hafıza ve yaratıcılığın ancak bu şekilde sağ ve sağlıklı kalacağını biliyorlar. 17. Negatif iç konuşmaları durdurmak Düşünceler varsayımlardır. Hatta onlara beynin tehlikeleri ve tehditleri algılama eğilimi de diyebiliriz. Bu varsayımlar hakkında ne kadar kafa yorarsak o varsayımları o kadar güçlendiririz. Bu sebeple duygusal zeki insanlar, olumsuzluk döngüsünden çıkıp olumlu yeni bir bakış açısına doğru ilerlemek için düşüncelerini gerçeklerden ayırıyorlar. 18. Coşkunun ve neşenin sınırlanmasına izin vermemek Duygusal zeki insanlar, kendi mutluluklarının efendisidirler. Bu özgürlüklerini ne başkalarına, ne de kendi bilişsel çarpıtmalarına kurban etmezler. Düşünmekten vazgeçmez, kimsenin güdümünde olmazlar. Dolayısıyla insanlara rağmen değil, insanlarla birlikte var olmanın yolunu bulmuşlardır. Bu gücü de, gelişmiş öz-değer ve öz-saygılarından alırlar. Durum budur. Şimdi kendi duygusal zekâ kapasiteniz ile ilgili biraz fikriniz vardır diye düşünüyorum. Travis Bradberry’ye bu çalışma içi ne kadar teşekkür etsek az. Mevcut durumun farkında olmak, hangi adımın sizin için ilk adım olması gerektiğini belirlemek anlamında çok önemli. Kolay gelsin 😊
- Neuroscientist Killer Qu'est-Ce Que C'est
EQ KOÇUNUN NOT DEFTERİ, NOT 16 “Sahte benlik, kendisi olmamanın bir yoludur” Ronald David Laing Bu başlığa fa fa fa fa fa fa fa fa fa fa şeklinde şarkı söyleyerek devam etmek mümkün. Ancak şunu da kabul edeyim; nörobilimci bir katil fikri gerçekten tüylerimi ürpertiyor. İşin kötü tarafı bu bir olasılık değil, 2012 yılında, Colorado Üniversitesi’nde Neuroscience alanında doktora eğitimi gören, dolayısıyla yürüyen IQ olduğunu rahatlıkla söyleyebileceğimiz bir adam, gayet sofistike bir biçimde tasarlanmış korkunç bir katliamın gerçekleştiricisi oldu. James Holmes, Batman filminin gösteriminde önce ortalığı sise boğdu, sonra da sisler arasından Joker görüntüsünde çıkarak sinema seyircilerine kurşun yağdırdı. 10larca kişinin hayatını kaybettiği ve yine 10larca kişinin de yaralandığı bu acayip saldırı kalıp-yargılarımızı da kırdı döktü. James Holmes kağıt üzerinde son derece parlak bir genç. Okul hayatı üstün başarı hikayeleri ile dolu. Zaten Coloroda Üniversitesi’nin Neuroscience bölümünde doktora yapmak üzere seçilebilmişseniz, bu hayatta başaramayacağınız pek bir şey yoktur. Az kalsın yakalanmamayı da başarıyormuş zaten. Holmes’in evine kurduğu bubi tuzakları sebebiyle polis ecel terleri dökmüş. Peki bu yürüyen IQ’nun EQ’su ne olacak? İşte bu ciddi bir sıkıntı. Çünkü Holmes’i tanıyanlar, büyük şaşkınlık yaşamışlar. Onun birine zarar verebileceği ihtimali kimsenin aklına gelmemiş. Onunla ilgili olarak son derece nazik, sessiz ve “zararsız” yorumları yapılmış. Yani eğer yeterince zekiyseniz, karşınızdaki insanları EQ seviyeniz konusunda kandırabilirsiniz. Bu da işin tehlikeli boyutu. Varoluşçu psikiyatrist R.D Laing der ki; “Aslında maskesiz insan çok enderdir. Hatta böylesi bir insanın olup olmadığı bile şüphelidir. Herkes şu ya da bu ölçüde maske takar ve kendimizi tam olarak içine koymadığımız birçok durum vardır. Olağan yaşamda başka türlü olması pek de mümkün görünmemektedir.” Ve ekler: “Aslında hepimiz bu türden deneyimlerden yalnızca birkaç derece uzaktayız. Hafif bir ateşle bile tüm dünya zulmedici, çarpıcı bir yönde işlemeye başlayabilir.” Hep söylerim; duygusal zeki olmak ile iyi insan olmak aynı şeyler değildir. Tıpkı Anakin’den Darth Vader doğması gibi her an herkes dark side’a geçebilir. Bununla birlikte neyse ki J.Holmes’in anti sosyal kişilik bozukluğu olduğu belirlenmiş durumda. Yani o zeki -şüphesiz- ama duygusal zeki değil. O bir sosyopat. Dolayısıyla empati yetkinliğini besleyen ayna nöronları düzgün çalışmıyor. Yani karşısındaki insanların acı çekmesinden de, acı çekeceği fikrinden de etkilenmiyor. Yüksek zekası ile birleşen yaratıcılığı onun kusursuz planlar yapmasına ve hayaller kurmasına sebep oluyor. Bu planların gerçekleşmesi ona keyif veriyor olmalı, çünkü onu durduracak acı empatisinden de değerlerden de yoksun. Bir beyin bilimcisi olarak mutlaka kendisini daha önce test etmiştir. Yani bence Holmes sosyopat olduğunu bilen bir psikopat ve kendini gerçekleştirdi. Bunu da unutmamak lazım.
- Mindfulness ve İş Yaşamı
“Dalgaları durduramazsınız, ama sörf yapmayı öğrenebilirsiniz...”Jon Kabat-Zinn İnsan zihni tam bir zaman yolcusudur. Geçmişte gezinir, bu anda nefes alır, gelecekle ilgili planlar yaparız. Bu gezintide daimî bir yol arkadaşımız bulunur: düşüncelerimizden doğan duygularımız… Bu arkadaş aslında co-pilot olma amacını taşır. Ancak yolculuk sırasında biz farkında bile değilken kontrolü ele alıverir bu yardımcı. Amacı veri toplama ve yönlendirme olan bu pilot da zamanla yorulur, görevini delege ediverir ve otopilot devreye girer. Bu dakikadan itibaren, “an” gücünü kaybetmiştir. Zihnimiz geçmişte ve gelecekte dalgalanıp durur. Olur da bu dalgaların arasından Jaws çıkıverirse, kendimizi savunmasız, yetersiz ve panik hâlinde bulabiliriz. Artık otopilot da bir işe yaramamakta, hayatımızı jaws kontrol etmektedir. Ta ki, biz mindful olmanın gücünü keşfedene dek… İş yaşamı içerisinde mindful olmak demek; dikkatimizin, temel varlığımızda olması, kalbimizle bağlantı kurması, zihnimizi sadeleştirmesi ve bu yolla şimdinin amacına odaklanabilme yetkinliğine sahip olmamız demektir. İş yaşamında mindful olabilmenin avantajlarını biraz daha açacak olursak aşağıdaki dört avantajdan bahsedebiliriz: 1. Benim de içinde olduğum Biz Kültürü: “Biz” olma kültürü, şaşırtıcı bir biçimde “ben”e daha etkin bir biçimde odaklanmamızı sağlar. Ben bu sonucu duygusal bir borç olan sorumluluğa ve ait olma ihtiyacına bağlıyorum. “Bana faydası ne?” sorusunu kendisine soran çalışanlar, egolarını kapının dışında bırakmak, davranışlarının farkında olmak ve bu yolla tutumlarını düzenlemek konusunda daha başarılı oluyorlar. Kendisine ve şimdiye odaklanabilenler, geleceği dizayn etmek ve ekiple birlikte gelişmek özgürlüğüne bu yolla sahip oluyorlar. 2. Duygulardan Korkmamak: Gandhi’nin çok sevdiğim bir sözü vardır: “Korku işe yarayabilir ama korkaklık hiçbir işe yaramaz”. Korku belki de en güçlü duygumuzdur. Korkunun en durdurucu yavrularından biri olan endişe, henüz yaşamadığımız ve varsayımlarımızın hâkim olduğu gelecek imgelerinden doğar. Ancak her yönden konforlu bir geleceği “kendi seçimlerimiz” ile inşa etmek için endişeyi kullanabiliriz. Buradaki kilit unsur dengedir. Mindfulness bu denge hâlini yakalamak için metotlar sunar. Çünkü Mindfulness, bir duygu ya da düşünceyi yok saymanın değil, onu fark etmenin yoludur. Bu yolla, can havliyle çırpınıp daha da batmak yerine, zihnimizi sakinleştirip anlamalı adımlar atabiliriz. Her duygu içinde bilgi barındırır. Duygulardan korkmak demek, bilgiden mahrum kalmak demektir. 3. Vizyona bağlılık: Mindfulness, odaklanma kasımızı geliştirir. Bu yolla, dikkatimizi, bizi ana hedeflerimizden uzaklaştıracak asalak fikirlere takılmayacak biçimde eğitebiliriz. Mindfulness yaklaşımı, zihnimize dolan fikirleri görmezden gelmek veya elimine etmek demek değildir. Hepsini olduğu gibi kabullenmek ve fakat odağımızı çalmasına engel olmak anlamına gelir. Zihnimiz her dağıldığında, zihnimizin yolunu takip edebilir ve kök sebeplerini tespit edebiliriz. Bu fikirlerin hepsi birer misafirdir. Onları nasıl ağırlayacağımız ise bize kalmıştır. 4. Stresle Başa Çıkma: Stresin ana tetikleyicisinin bizzat bizim düşüncelerimiz olduğunu hep söylerim. İnsanlar yorumlayan varlıklardır. Mindfulness, zihin ve dikkat egzersizleri sayesinde, yıkıcı duyguların etkilerini dönüştürür. Hiçbir duygu, onu besleyen bir düşünce olmadan yaşamını sürdüremez. Mindfulness yöntemleri sayesinde stres kaynağı ile ilişkimizi yeniden düzenleme şansını elde ederiz. İnsan yaşayarak öğrenen bir varlıktır. Mindfulness’ın yaşamımıza katabileceklerini “bilinçli farkındalık” düzeyinde içselleştirmenin tek yolu, onu deneyimlemektir. Nasıl olacak bu iş? derseniz eğer, bana yazıverin. Mindful bir biçimde yanıtlamaktan memnuniyet duyarım 😊 Mindful günler, haftalar, aylar sizin olsun efendim.. Sevgiler…
- Esse Est Percipi Meselesi “Var Olmak Algılanmak mıdır Sadece?”
EQ KOÇUNUN NOT DEFTERİ, NOT 15 "Benlik" konusunu düşündüğümde ilk aklıma gelen; Afrika kabilelerinden birinde süre gelen kadim bir uygulama oluyor. Bir dostumun paylaşımından öğrendim bunu; onlar, bebeklerin doğmadan evvel annelerinin kulağına, hayatları boyunca kendilerine eşlik edecek “şarkı”yı fısıldadıklarına inanıyorlar. Hatta, bebeğin doğum günü bu an olarak kabul edilip yaşı buna göre hesaplanıyor. Anne, henüz rahmine düşmemiş bebeğinden öğrendiği bu şarkıyı önce kocasına sonra da tüm kabileye öğretiyor. Çünkü bu şarkı, sahibine hayatı boyunca eşlik ediyor. Bebek doğum sırasında bu şarkıyla karşılanıyor. Hastalandığında ya da düşüp bir yerlerini incittiğinde şifa olarak, bir başarısında ise kutlama olarak hep bu şarkı söyleniyor. Benim asıl ilgimi çeken ise şu; çocuk ilerleyen yaşlarında toplumsal bir kuralı ihlal eder ya da bir suç işlerse, köy meydanına çağrılıp topluluk tarafından çembere alınıyor ve ona hep bir ağızdan kendi şarkısı söyleniyor. Kabilenin geleneklerine göre, anti-sosyal davranışları düzeltmenin yolu “cezalandırmadan” değil, o bireye kendi “gerçek kimliğini” hatırlatmaktan geçiyor. Ne şahane bir öğreti! Bireyi hem biricik kılıyor hem de öz-yönetim ve öz-denetime davet ediyorlar. Tıpkı bizim atalarımızın “kendine gel!” demesi gibi… Bu hikâyeyi ilk öğrendiğimde, cüzdanımdan kimliğimi çıkarıp uzun uzun baktığımı hatırlıyorum. Keşke benim de bu karton parçası yerine bir şarkım olsaydı diye düşünmüştüm. O karton parçası bana “varsın” diyordu. Benim bir “kimliğim” Afrika kabile ferdinin ise şarkısı yani “benliği” vardı. Bu noktada kişisel özerklikten de bahsetmekte fayda var. Büyük hayranı olduğum R.D Laing’e göre; kendini özerk olarak deneyimleme kapasitesi, bir kişinin, kendisinin başka herkesten ayrı bir kişi olduğunun gerçekten farkına varması anlamına geliyor. Görünen o ki; bu farkındalık seviyesine ulaşmak için başkalarınca algılanmış ve onları algılamış olmamız gerekiyor. Bununla birlikte, zihinsel olarak sağlıklı olabilmenin yolu, öteki kişilerin varlığı olmadığında da kendi varlık hissimizi sürdürebilmemizdir. Öz-farkındalık tam da bu noktada devreye girer. Laing’e göre öz-farkındalık iki şey içerir; kişinin kendisinin farkında olması ve başka birinin gözleminin bir nesnesi olarak kendisinin farkında olması. İşte ben, biraz da Cooley’in ayna benlik kuramından esinlenerek, bu tasnifin ilkine benlik, diğerine ise kimlik demeyi tercih ediyorum. Çünkü toplum aynasından yansıyan “ben”e kolaylıkla maske takabiliriz. Unvanlar, roller ve tercihler de hep bu “ben”e göre biçilirler. Benzerleri de çoktur. Oysa kişinin bizzat kendilik farkındalığı ile oluşan “ben”i benzersizdir. İnsanlar kendi davranışları ve özellikleri hakkında olumlu düşünmek isterler. Ama bu yargılar başkalarının yargılarına da sıkı sıkıya bağlıdır. Hâl böyle olunca öz-değer ve öz-saygımızı kolayca “kimliğimizle” ilişkilendirir aynı kolaylıkla da kaybederiz. Böyle zamanlarda atalarımızın sözünü dinleyip “kendimize gelmeliyiz”. Kimliğimizi oluşturan unvan, etiket ve rollerin daima alternatifi varken benliğimizin yoktur. Kendini bir kez bulmuş olan kişinin de artık kaybedeceği hiçbir şey yoktur… İşte bunlar heeepppp Duygusal Zekâ 😊
- Maskülen Bir Sendrom: Atlas Sendromu
“Ben derim ki; erkekler ve kadınlar aynı kalıptan çıkmadır. Eğitim ve gelenekler dışında, büyük bir ayrılık yoktur aralarında...” Michel de Montaigne Klasik Yunan mitolojisine göre Atlas, Titanlar ile Tanrılar arasındaki savaşta, Titanların yanında saf tuttuğu için, Zeus tarafından gök kubbeyi sonsuza kadar omuzlarında taşımakla cezalandırılmıştır. Homeros ise, Atlas’ı, yer ile gökü birbirinden ayıran direkleri omuzlarında taşıyan bir Tanrı olarak betimlemiştir. Acaba erkek canlısına “evimin direği” payesini veren ilk Türk kadını Homeros mu okumuştu? diye düşünmeden edemiyorum doğrusu.. İşin esprisi bir tarafa, günümüzde hem işinde hem de evinde sorumluluklar üstlenme cesareti gösteren ve fakat bu yüzden tükenmişlik yaşayan erkeklerin problemine çok artistik bir isim konmuş durumda: Atlas Sendromu… Bu sendroma maskülen bir sendrom dememin sebebi ise, erkeklerin tükenmesine sebep gösterilen her tür yükün ve belki de daha fazlasının, kadınlar tarafından da doğal olarak üstlenilmiş olmasıdır. Bununla birlikte, kadının doğalı olan bu rutinler, erkek için gök kubbeyi omuzlarında taşımakla eş tutulmuş durumda. İşte tam da bu noktada devreye öğrenilmiş davranışlar ve verilmiş statüler giriyor. Dünyanın hâlâ ve ısrarla ayakta kaldığına bakacak olursak; Atlas yükü taşımaya muktedir. Erkekler de öyle.. O halde sorunumuz bir kuvvet sorunu değil sevgili beyefendiler.. Sorunumuz, işte ve evde yüklenilen sorumlulukları, yerine getirilmesi gereken bir görev olarak algılıyor olmak. Hayata yüreğini koyan herkes, bu yükü rahatlıkla taşıyabilir. Maç izlemek yerine eşinizle sohbet etmeyi ya da çocuklarınızın ödevlerine yardım etmeyi daima tercih edin demiyorum. Ama teknoloji sadece yapay ve geçici mutlulukları kaydedip ertelemenize izin veriyor. Maçları kaydedip daha sonra izleyebilirsiniz ama, çocuğunuzun ilk aşk acısı sebebiyle döktüğü göz yaşına vereceğiniz tepkiyi erteleyemezsiniz. Ya “bu işlere anne bakıyor bizde” deyip kenara çekilmelisiniz, ya da yük ile sorumluluk arasındaki nüansı fark etmelisiniz. Burada da yine seçme özgürlüğü devreye giriyor. Her iki seçenek de doğru ya da yanlış değil. Yanlış olan, seçmemek, seçerken düşünmemek ve sizin adınıza seçilmesine izin vermek. “Bu benim seçimimdir!” diyen bir erkek, değil gök kubbeyi, galaksiyi taşır omuzlarında. Biz size güveniyoruz vallahi.. Yaparsınız, iyi ki de varsınız ayrıca..
- Dikkat Dikkat!
"Dikkat hiçi her şeye dönüştürür." Goethe Beyoğlu İstiklal Caddesi’nde yürürken aniden duruveririm. İçinde kaldığım insan topluluğu gürüldeyerek sağımdan solumdan akmaya devam eder. Pek çoğu bana hiç bakmamasına rağmen akışın içinde yanımdan geçip gider. Bunu öyle doğal bir biçimde yaparlar ki, görünmez olduğumu düşünürüm. Doğal olarak bu insanların hiç biri “İstiklal Caddesinde yolun ortasında duran bir kadının yanından geçiyorum” diye düşünmez. Sadece geçerler ve dikkatlerini odakladıkları hedefe doğru yürümeye devam ederler. Onların seçici dikkatlerinin dışında minicik bir ayrıntı oluveririm. Tıpkı daha önce o noktada durmayı seçmediğim için ilk defa fark ettiğim bir duvar işlemesi gibi. O duvar işlemesi, ben ona dikkat etsem de etmesem de oradadır. Yaşamımız boyunca muazzam bir duyu bombardımanı altında yaşıyoruz. Tiz ve pes sesler, havada salınan kokular, görme alanımıza girip çıkan görüntüler vs.. Ancak bunların sadece ufak bir kısmı zihnimiz tarafından kayda değer bulunuyor. İşte o ufak kısım bizim gerçekliğimiz oluyor. Bu duruma “ayak serçe parmağını sehpaya vurma sendromu” demek istiyorum. O minnacık parmak nasıl da hayattaki tek gerçekliğimiz oluverir. Geri kalan her şey anlamını yitirir. Uzmanlar, dikkat ve özellikle de odaklanmanın, temel yaşam yeteneklerinden biri olduğu konusunda hemfikirler. Ancak maruz kaldığımız bombardıman, dikkatin yapılması gereken işlere değil, endişelere sabitlenmesine yol açıyor. Bu sabitlenmeden kaynaklanan duygusal yorgunluk ise tükenmeye sebebiyet veriyor. Görünen o ki; hayatta kalmamız için yaradılışımız sırasında kazandığımız yeteneğimizi, endişelerimizle birlikte, dikkat korsanlarına da kurban ediyoruz. Korsanların tetiklediği bilinçaltı heveslerimiz ya da endişelerimiz, çoğu zaman muhakeme ile doğru yönü bulduran zihnimizi kundaklıyor. Böylece tüm dikkatimizi, bizim kontrolümüz dışında biçimlenmiş sistemlerin içinde var olmaya veriyoruz. Bir süre sonra da kendimizi, dikkat dağınıklığı, odaklanamama ya da aşırı zihinsel yorgunluk ile mücadele ederken buluyoruz. Beynimizin duygusal anlam gözcüsü olan amygdalamız ile kavgamızın başlıca sebebi de budur. İnsanlık olarak temel sorunumuz; dikkatimizi kendimize tam olarak vermemişken sistem içinde var olmaya çalışmamızdır. Dağılan dikkatin ve odaklanamamanın tek ilacı olan irade; özdenetim ve nihayetinde de özyönetim ile mümkündür. Peki ya öz-farkındalıktan yoksunsak, neyi yöneteceğiz? Maruz kaldığımız tüm bu duyu bombardımanı ve dikkat korsanlarına rağmen kendi gerçekliğimizi yaratıp yaşamak elimizde, daha doğrusu tam da kafa tasımızın içerisinde.. Kendine tam olarak odaklanamayan bir zihin, başkalarının gerçekliğini yaşamak üzere programlanmış demektir. Uzun lafın kısası, herhangi bir konuya odaklanamamak konusunda sıkıntı yaşayan herkesin, öncelikle “ben”e odaklanmaya çalışması gerekir. Çünkü “ben” aslında her şeydir.













