
Arama Sonuçları
Boş arama ile 827 sonuç bulundu
- Y’lerin Duygusal Zekâsı Üzerine Ahkâm Kesmek
“Gençliği anlamadığımız an, dünyadaki işimiz bitmiş demektir” GEORGE MC DONALD X’ler hâlâ ve ısrarla “ah bu Y’ler” diye çığıradursun, kuşağın başlangıç eğrisinde olanlar koca adam oldu bile. Valla helal olsun diyeceğim; çünkü kendilerini de bizden korumayı başararak büyüdüler. Bir X olarak, varlıklarına daima müteşekkir oldum. Çünkü onlar, bize unutturulanların meşalesini taşıdılar.. hem de meşaledeki ışığı söndürmeden yaptılar bunu. Evet, bizim ölçülerimizde asiydiler. Neden? Çünkü soru soruyorlardı. Emire itaat dediğimiz şey pek azına normal geldi. Çoğunlukla, sorguladılar. Bunu yaparken kantarın topuzunu kaçırdıkları olmadı mı? Elbette oldu, onlar da insan yahu. Kim kaçırmıyor ki o topuzu? Hele de gençken… Niye onlar mükemmel olmak zorunda? Biz çok mu mükemmeliz? Ayrıca mükemmel nedir? Pek çoğu üniversiteden mezun olduğunda müdür olacak sanmış olabilir, ama bu sanılarında pek haksız da değiller doğrusu. İstisnalar kaideyi bozmaz ama, etrafınızdaki yöneticilere bir bakın. Sanırım ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız. Rol modeller ortada. Y’leri kendilerini tanımamakla bu sebeple Dunning Kruger’ın pençesinde olmalarıyla da bol miktarda eleştirdik. Kendini tanıma, bilme ve tanıdıklarını yönetme becerisi bildiğiniz üzere Duygusal Zekâ’nın ta kendisidir. İyi de onların anne babaları olan kuşak çok mu başarılıydı bu yetkinlikte de çocuklarına bu beceriyi aktardılar? İnsan öğrenen varlıktır ve ayna benlik kuramı da muazzamdır, bunu hiçbir zaman akıldan çıkarmamak gerek. Bugüne dek Y kuşağı ile yaptığımız hiçbir eğitimde direnç görmedim ben. Çünkü anladım ki; eğer Duygusal Zeka öğretisinin onlara olan faydasını satarsanız, onlar bu konuda gelişmek için her şeyi yapıyorlar ve onlara metot gösterdiğiniz için size sonsuz saygı duyuyorlar. Manevi yönleri, düşünülenin aksine son derece açık. Bilimsellikle sipiritüellik arasındaki işe yarar bağlantıları çok çabuk çözüyorlar. Onları iş yerlerinde tutmak bu sebeple zor. Onlar, değerleri ve beklentileri ile yaptıkları işi uyumlu kılabildiklerinde doğru yerde olduklarını anlıyorlar. Bu anlayışı takiben kurum bağlılığı geliştirmeleri hiç de zor olmuyor. Şunu bilir şunu söylerim; insanlar aynı enerji ile doğar, kendilerinden önce doğup büyümüş insanlar tarafından acımasızca törpülenerek başka bir şeye dönüştürülür. Zaten kendileri de daha evvel dönüştürülmüştür. Y’leri dönüştürmeyin, potansiyellerini fark edin. Henüz geç değil..
- Hepsi Babil Kulesi Yüzünden
“Çağdaş insanlara boş bir hayal gibi ve ilerideki nesillere besbelli görünen fikirler arasında; değişik milletler için ortak bir dil oluşturulması da vardır” Ludoviko Zamenhof Uzunca süredir üzerinde düşündüğüm bir konu hakkında yazmak istiyorum bu hafta. Bir dünyalı olarak kanıma dokunan bir konu bu; siz hiç farklı diller konuşup anlaşamayan bir Vulcan’lı gördünüz mü? Ya da kendi halkından biriyle konuşmak için tercüman kullanan bir Endor’lu ile karşılaştınız mı? Gerçi onlar da bir şekilde İngilizce konuşuyorlar ama olsun :) Sonuç itibariyle biz de onları Türkçe alt yazı ile anlamaya çalışıyoruz. Bu, benim ölçülerimde çok enteresan bir konu. Biz dünyalılar bildiğim kadarıyla, aşağı yukarı 30 küsür dil ailesine bağlı bilmem kaç yüz tane dil konuşuyoruz. Bunlar da kendi içlerinde şivelere ayrılıyor tabi. Ve fakat, bilim kurgu film ve kitapları için kurguladığımız gezegen sakinlerinin tamamının aynı dil ile iletişim kurduğunu varsayıyoruz. Kendi durumumuz bu olmasına rağmen uzaylıların anlaşamama ihtimali bize garip geliyor. Bir de alfabe meselesi var ki oldukça çetrefil bir konu bu. Hal böyleyken, yarın öbür gün insanlık tarihi konusunda uzmanlaşmak isteyen bir Marslı’nın durumunu düşünemiyorum. Uzaylıcağız hangi toplululuğu hangi dil ailesine ait dil ve alfabe ile çözümleyeceğini anladığı an üşenip “şu gezegeni imha edelim gitsin” derse hiç şaşırmam. Böylece, Marslılar kötü değildir sadece üşengeçtir diye de evren tarihine geçerler. Gelelim bu fantastik şeylerin zihnime doluşmasının nedenine.. Çok basit; hatırı sayılı bir süredir kurumsal eğitimlerle haşır neşir biri olarak, eğitim kataloğunda “iletişim” başlıklı ve/veya hedefli programı olmayan bir kurumla hiç karşılaşmadım. Güçlü kasımız olan duygusal zeka eğitimlerinin talep nedenlerinden en önemlisi de çoğunlukla ilişki yönetimi olmuştur. Duygusal zeka’dan takım çalışmasına, liderlik programlarından satış eğitimlerine, mobbing’den verimliliğe, eğiticinin eğitiminden müşteri memnuniyetine kadar her programın icrasında muhakkak iletişim ve ilişkiler konuşulur. Hatta katılımcılar bu konuda ısrarla yönerge isterler. Bu işin bir ilacının olduğunu umut ederler ve bizden de bu ilacı talep ederler. Elbette bir takım metotlar öneririz. Ama bu metotların işe yaraması için, kişinin değerlerini harekete geçirmesinin gerektiğini, bunun yolunun da öz farkındalık olduğunu muhakkak belirtiriz. Biz efsaneleri olan varlıklarız. Her efsane içinde bilgi barındırır ancak Kronos sadece kendi çocuklarını değil bilgiyi de yer. Geriye de hikayeler kalır. Bu hikayelerden birine göre, şu andaki iletişim sorunumuzun kaynağı, Tanrı’nın olduğu yere ulaşmaya çalışan insan atalarımızın inşa ettiği bir kuledir. Hikaye bu ya; bu cüret, insanların birbirlerini anlamasını engelleyecek bir ayrışma ile cezalandırılmıştır. İşte biz o günahın evlatlarıyız gibi romantik bir cümle ile konuyu kapatamayacağım. Bu kadim hikayenin unutulan bilgisi bence şuydu; İnsanlar Tanrı’nın olduğu yere ulaşmak için el birliği ile bir kule inşa etmeye başladılar. Ancak inşa sırasında bir olduklarını unuttular, kule yükseldikçe ihtirasları da yükseldi. Aynı dili konuşurken bile bir olmayı göz ardı ettikleri için de sınavları ağırlaştırıldı. Kendini bilmeyen, insan olmayı anlamayan ve bir olamayan insan için o hedef zaten ulaşılabilir değildi. Hazır olup bütün olabilmesi için kırk fırın ekmek yemesi gerekiyordu. İşte biz şimdi o kırk fırın ekmeği yemenin derdindeyiz. Ben böyle düşünmeyi seçiyorum. Kendiyle iletişim kuramayan bir insan, başkalarıyla iletişim kuramaz. Hele bir Vulcan’lı ile asla..
- Argumentatum Ad Ignorantiam
“İnsanın cahil olduğunu bilmesi, ilme atılmış ilk adımdır.” Benjamin Franklin Beyin.. anlamlandırmadan duramayan, anlamlandıramayınca rahatsızlanan bu rahatsızlıkla da kemir kemir kemiren organ. Beyin hakkında onca muazzam şey varken işin neden bu tarafına taktın derseniz cevabı çok basit; etrafımızda gördüğümüz, yaşadığımız, hissettiğimiz her şey uyduruk. Uyduruktan kastettiğim elbette basit ve işlevsiz demek değil. Kastettiğim şey; tüm medeniyetimizi beynin uydurma kabiliyetine borçlu olduğumuz. Yani beynin ihtiyaçla uyumlama ve yaratma hâli.. Alışkanlıklarımız, görüşlerimiz, bakış açımız, değerlerimiz, inançlarımız ve hatta bildiğimizi sandığımız pek çok şey bu uydurmanın ya da uyumlu hâle getirmenin eseri. Argumentum ad ignorantiam "bilgi yoksunluğundan kaynaklanan argüman" anlamına geliyor. Biz bunu daha da basitleştirelim ve pek çok davranış bilimci gibi “cehalete başvurma” diyelim. Sonra da kendimizden başlayarak mümkün olduğu kadar panoramik bir bakış açısıyla etrafımıza bakalım. Biz insanlar yaşamlarımız boyunca haller yaşıyoruz. Ancak bu halleri yaşamakla yetinemiyoruz çünkü beyin sapı, limbik sistem ve neokorteksin el ele verdiği kontrol panellerimiz var. Bu panel anlamlandırma ihtiyacından beslenen bir panel. Herhangi bir olayla karşılaştığımız zaman, önce bu olaya ilişkin bir his beliriyor. İşte anlamlandırma ihtiyacı da tam olarak bu his sonrasında devreye giriyor. Aslında bu mekanizmanın sebebi çok basit; her anlamda hayatta kalmak. Çünkü anlamlandırma sonrasında bizi harekete geçirecek duygu doğabiliyor. Gök gürültüsünü Tanrılar’ın kızgınlığı olarak anlamlandıran insan atalarımızdan tutun da, çantanı yere koyarsan bereketi kaçar inancına varan her şey de bu mantık silsilesini görebilirsiniz. Bu mantık hatası varlık ispatlama savaşında da karşımıza çıkıyor ve hedef daima iyi hissetmek oluyor. Anlamlandırmak ve kendisini anlamlandırdıkları üzerinden gerçekleştirmek genellikle en iyi hissettiren şeydir. Bu yüzden pek çok insan gökyüzünde gördüğü parlak ve yuvarlak cisme, bir bilim adamı çıkıp bunun bir doğa hareketi olduğunu ispatlayınca kadar uzaylı işi etiketini yapıştırıyor. Eğer bunun bir doğa olayı olduğunu ispatlayacak bilim adamı çıkmazsa, hayatı boyunca bu uzaylı işi inancıyla yaşıyor. Çünkü “uzaylı işi” argümanına karşı bir ispat olmayınca beyninin uygun görüp uyumlu kıldığı bu oluyor. O halde, bilim aksini ispatlamadıkça hayal edip kesin böyledir dediğimiz ecinli türden her şey, insanın rotasını çizmektedir. İşin en acayip tarafı ise, cehalete başvurma yoluyla elde edilen info bulaşıcıdır. Tek bir beynin uydurduğu varsayım, o varsayımdan haberdar olan her insanın beynine olasılık olarak kaydedilir ve aksi ispat edilmedikçe "Bilgi yoksunluğundan kaynaklanan argüman" insandan insana, kuşaktan kuşağa ve hatta toplumdan topluma aktarılır. Bizi biz yapan alışkanlıklarımız, değerlerimiz ve davranışlarımız bir başkasının Argumentatum Ad Ignorantiam’ı olabilir. Ya aksini ispat edecek bir bilim adamı çıkmazsa… Not: Uzaylıların olmadıklarını bana kimse kanıtlayamadı. İşin tuhafı varlıklarını da kanıtlayan olmadı. Birini seçmem gerekti ve ben var oldukları inancı tarafını seçtim. Bu da benim cehalete başvurumdur.
- Kendi Kendine Konuşana Pozitif Deli Derler (Bir Sadelik Temennisi)
“Bizi mutlu eden, düşünsel eğilimlerimizdir.” D. Erasmus - Deliliğe Övgü Apaçık bir gerçek vardır, o da insanların kendi kendilerine konuşan varlıklar olduğudur. Bunu genellikle sessizce yaparız. Aksi takdirde Desiderius Erasmus, methiyelerini bize düzecektir. En azından bize öyle öğretilmiştir. Bu anlamda en akıllı deliler, güfte yazarları, besteciler ve şarkıcıdırlar. Onlar iç seslerini melodik hâle getirerek haykırma şansına sahiptirler. Öyle ya; şarkıcı “sen bana neler ettin zalım” derken kendi kendine konuşmaktadır. Ama bunu hançere marifetiyle yaptığından kimse ona deli demez, “çok içli bir insan” der. Burada “içli” ibaresinin altını çizmekte fayda var elbette. O iç hepimizde var. Sadece farklı oranlarda ve farklı amaçlarla kullanmayı tercih ediyoruz. Biz kendimizle konuşuruz ve fakat bizimle konuşan sanki başkasıymış gibi davranır, ona “iç ses” gibi isimler takarız. Oysa düşüncelerimiz, daha doğrusu yorumlarımız bizzat bizizdir. Bay ve bayan iç sesler, bizi ahenkle yönetip, ne zaman ne yapacağımıza, gülümseyip gülümsemeyeceğimize ve hatta bunalıma girip girmeyeceğimize karar verirler. Bu karara önce zihin, sonra da ona eşlik eden beden katılır. Bizi huysuz ya da uyumlu kılan yegâne süreç de budur. Gelelim pozitif delilere, yani kendi kendine konuşmasından olumlu sonuçlar çıkarabilenlere. Bu insanların asgari müştereklerinin bazı zihinsel alışkanlıklar olduğu yazılıp çiziliyor. Ben yazılıp çizilenleri kendimce ve kültürel zekâmıza uygun olarak sentezleyip paylaşacağım şimdi. Çünkü takdiriniz; bu tasnifler de (her zaman olduğu gibi) batılılar tarafından yapılıyor ve olduğu gibi yaşama aktarmak ölümcül hata oluyor. Benim sentezim sadece 3 maddeden oluştuğundan kelli, iç sesimin akılcı sadelik yaklaşımım sebebiyle bana “aferin” dediğini de söylemeden edemeyeceğim. 1. Kendilerine karşı merhametli olmak Merhametin bu türüne “akılcı merhamet” demek belki de daha doğru olur. Bu insanlar, hata yaptıklarında, adaletsizliğe uğradıklarında ya da kendilerini zayıf hissettiklerinde “ben her şeyden önce bir insanım” görüşüne sarılıyorlar. Yani “felek vurmuş bir de ben vurmayayım” duruşu hâkim diyebiliriz. Olaylara, insanlara ve hepsinden önemlisi de kendilerine iyimser bir bakış açısıyla yaklaşıp, derhal güçlü yönlerine odaklanıyorlar. Bu seçimleri, onları “kurban” rolünden hızla uzaklaştırıyor ve zihinlerinde özsaygı sancağı dalgalanmaya başlıyor. Şunu da söylemeden edemeyeceğim; bir insanın kendi kendisini affetmesi, huzurun en derin hâlidir. 2. Öğrenilmiş alışkanlıkları ve değerleri düzenlemek Belki de bizim kültürel zekâmızın başrolde olduğu en mühim madde bu. Çünkü bizler, çocukluğumuzdan itibaren “ayıp, yasak ve günah” kodlamaları ile donatıldık. Bunun yanı sıra, erdem ve değer tanımlamalarımız ile algılarımız da çocukluğumuzda zihnimize ekilmeye başlamıştı. Her ekimin bir de hasadı olduğunu, bu hasadın da yetişkinliğimize denk geldiğini, yetişkin hayatımızın önemli bir kısmını da işlerimizde geçirdiğimizi söylemek mümkün. İşte pozitif delilerin farkı da bu hasat sürecinde ortaya çıkıyor. Çünkü bu insanlar, kendilerini ve/veya çevrelerindeki insanları durduran ya da kötü hissettiren düşünce kalıplarının nereden geldiğini tespit ettikten sonra bunları elimine etmenin yollarını buluyorlar. Bu anlamda onların iç seslerinin daha ziyade iyi hissetmek odaklı sorular sorduğunu, dolayısıyla meraklı iç seslere sahip olduklarını söyleyebiliriz. 3. Engelleri ve hata içeren yaşanmışlıkları başarıya giden yol olarak görmek Pozitif deliler; “Benden ne köy olur ne kasaba”, “ Böyle şeyler hep benim başıma gelir”, “Bende şans olsaydı zaten…” vb. iç seslerine, bir Çin’den bir de bizden iki farklı iç ses ile karşılık veriyorlar. Bunlardan ilki “Şans ve fırsat sadece hazır olana güler” diğeri ise “Her şerde bir hayr vardır”. Bu anlamda bu insanların aynı zamanda harika birer maceraperest olduklarını söylemek mümkün. Çünkü onlar, can sıkıcı kişileri ve durumları sorun olarak değil, durum olarak algılıyor, “madem başıma bu iş geldi bundan ne öğrenebileceğime bakayım” bakış açısıyla yaklaşıyorlar. Bu bakış açısı, zihnin odağını anında değiştirerek, hükmedilemeyen geçmiş yerine, bizim hükümdarlığımıza muhtaç olan geleceğe yönlendiriyor. Böylece yıkıcı duyguların kör kuyusuna düşmüyorlar. Görüldüğü üzere bu 3 maddenin tamamı “sadelik” paydasında buluşuyorlar. Pozitif delilik, iç sesin; düşüncelerin vesvesesinden, kuruntularından, kalıp yargılarından, varsayımlarından ve dedikoduculuğundan ayıklanmasından başka bir şey değil. Düşüncelerin ayıklanmış hâli, kendimize ve yaşama duru bir bakış açısıyla yaklaşmamızı sağlıyor. Bence sadeliğin keyfini yaşamak için hemen pozitif bir bahane yaratın kendinize. Şimdi değilse ne zaman ki zaten? Not: Başında pozitif ibaresi olmasına rağmen “deli” ifadesi ve deli olmak ihtimali sizi bir yerlerinizden gıdıklayıp rahatsız olmanıza sebep olduysa 2. maddeyi değerlendiriniz J Veee reveransss..
- EQ Koçunun Taksimetresi
“Bize duygu, mantık ve zekâ bahşeden aynı Tanrı'nın onları kullanmamızı unutturmayı tasarladığına inanmak zorunda olduğumu sanmıyorum” Galileo Galilei Her zaman insanların kendi duygusal ve düşünsel kaderlerini kendilerinin çizmesi gerektiğini söylerim. Bu bizim en tabii hakkımızdır. Bu söylemim; mevcutta sahip olduğumuz duygusal zekâ kapasitemizin kaderimiz olmadığı görüşünü de destekler. Kişi, bu konuda yol kat etmeye niyet ettiği sürece, duygusal zekâsını geliştirebilir. Gelişim, kelime anlamıyla olumluyu çağrıştırıyor olsa da, bazı alışkanlıkların terk edilmesi gerekliliğini de beraberinde getirdiğinden, zaman zaman huzursuzluk yaratabilir. İşte bu noktada ben devreye girerim J Duygusal Zeka Koçu’nuz, yani taksi şoförünüz emrinize amadedir. Yol sizindir, tercih sizindir, giden de sizsinizdir. Taksi şoförü sizi doğru yolda tutarken, siz de yolda karşılaştıklarınıza daha panoramik bir bakış açısıyla yaklaşma şansını elde edersiniz. Pozitif Bilişsel Davranışçı Terapi alanında değerli çalışmaları bulunan klinik psikolog Dr.Fredrike Bannink de, 1.Avrasya Pozitif Psikoloji Kongresi’nde yaptığı konuşmada, pozitif psikoloji akımını takip etmeye başladıktan sonra değişen bakış açısını bu metaforla açıklamıştı. Hakikaten de durum aynen böyle.. Şimdi düşünceli bir halde taksiye bindiğinizi hayal edin. Taksiye herhangi bir hedefe ulaşmak üzere bindiniz. Ama zihniniz o kadar karışık ki, nereye gideceğinizi söylemediniz. Taksi yavaşça hareket etmeye başladı ve taksici aynı anda şu soruyu yöneltti; “nereden geliyorsun?”.. Ne kadar anlamsız değil mi? Taksi yol almaya devam ediyor, siz ona nereden geldiğinizi anlatıyorsunuz ve bu esnada taksimetre işlemeye devam ediyor. Siz nereye gitmek istediğinizi söyleyinceye kadar, taksi büyük ihtimalle tabela, trafik ışığı ve şeritlere uyarak yol almaya devam ediyor. Yani taksiyi sizin dışınızdaki yol göstericiler yönlendiriyor. Bu arada taksimetre de işlemeye devam ediyor. Hayatın taksimetresinin, lira ve kuruşları değil; saniye, dakika ve saatleri yazan bir kronometre olduğunu düşünün. Harcadığımız zamanı, yolda düşürdüğünüz ya da bozuk bir taksimetre yüzünden ödediğiniz fazladan para gibi tekrar geri kazanma şansımız da yoktur. Diyelim ki taksi şoförünüz kararlı ve size sürekli “nereye gidiyorsun?” diye soruyor. Ama siz bir türlü yanıt veremiyorsunuz ve en sonunda “bilmiyorum” diyorsunuz. Bu durumda taksi şoförünün 3 değişik tepki verme ihtimali doğuyor. Bunlardan ilki “o zaman in arabadan” olabilir mesela. Şaşkınlık, kırgınlık ve bazen de öfke eşliğinde inersiniz. İkincisi ise; “hımm o zaman şu yakınlarda süper bir alışveriş merkezi biliyorum gel ben seni oraya götüreyim” olabilir. Her iki seçenekte de, seçimi bir başkasına bırakmış olursunuz. İyi de hani kendi duygusal ve düşünsel kaderimizi kendimiz çizecektik? İşte tam da bu sebeple, taksi şoförü arabayı güvenli bir şekilde kenara çekip, “nereye gitmek istiyorsun?” sorusuna yanıt alabileceği bir fırsat yaratmalıdır ki bu da 3. seçenek olup benim tercih ettiğimdir. Aynı seçeneği, ısrarla “nereye gitmek istemediğini” söyleyen yol arkadaşları için de kullanmayı tercih ederim. Karşılaşmaktan korktuğumuz, çekindiğimiz şeyler odağımızı çalmak konusunda çok başarılıdır. Ben de bu odak hırsızının başarısından hiç mi hiç haz etmem. Duygusal Zekâ’nın geliştirilmesi yolculuğunu konforlu kılan; zihnin, geçmişi temsil eden pişmanlıklara ve keşkelerin yarattığı mutsuzluklara odaklanmasını engellemektir. Bunun yerine, karar alma ve sonrasında da harekete geçme niyetiyle şimdi ve geleceğe odaklanmak gerekir. Odaklanmanın bu türü, yok saymak demek değildir. Duyguları görmezden gelmek, gerçeği reddetmektir ve bu hiç sağlıklı değildir. Asıl olan; duygularla mücadele etmek yerine, duygunun mesajlarını almaktır. Bu mesajlar navigasyondur ve taksi şoförleri navigasyonlara bayılır.
- Çocuklar Ebeveynlerinin “Kendini Gerçekleştirme” Platformu Değildir!
“Büyüdüğüm zaman küçük bir oğlan çocuğu olmak istiyorum.” Joseph Heller Bazen, ebeveynliğin destek ve tedaviye ihtiyaç duyulan bir hâl olduğunu düşünüyorum. Hatta daha da ileri giderek bu hâlin bir tür delilik hâli olduğunu bile söyleyebilirim. Bu düşüncemin sebebi çok açık: İstisnalar kaideleri bozmasa da, pek çok ebeveyn, çocuklarını kendilerinin devamı olarak görüyor ve onun geleceğini "kendi doğruları" nın kılavuzluğunda oluşturmaya çalışıyor. Oluşturma kavramının altını bilerek çizdim.. Deliliğin derece göstergesi büyük ölçüde bu çünkü.. Ben de bir anneyim. Zor da olsa, çocuğumun benden bir parça olmasına rağmen, farklı özellikleri ve istekleri olan farklı bir birey olduğunu kabullendim. Üstelik, farklılığımızın, kendi gelişimim için de bir fırsat içerdiğini fark ettim. Ben onu büyütüp hayata hazırlarken, o da beni eğitiyor ve hayata bakış açımı geliştiriyor. Bizler, sürekli kendi taleplerimizi karşılamayan çocuklarımızdan bahsedip duruyoruz. Olur da, onlara gerçekten ne istediklerini sorarsak, alacağımız cevapların mantıksızlığı konusundaki peşin hükümlerimizin prangası ile zapt edilmiş vaziyetteyiz. O cevaplar kafamızın içindekiler ile uyum sağlamazsa (ki hayatta başarılar, asla sağlamaz) önce hayal kırıklığı ve hemen ardından da öfke nöbetine yol açan mikro sinyaller veren bir pranga bu. Yani önce o prangayı devre dışı bırakmak şart.. Bizler isteklerimiz gerçekleşmediğinde ya da işlerimiz umduğumuz gibi yürümediğinde nasıl huzursuz oluyorsak, çocuklarımız da, insan olmaları gereği aynı huzursuzluğu yaşıyorlar. Size sunulmadığını düşündüğünüz fırsatlar sebebiyle sahip olamadığınız hedeflerinizi çocuklarınız sahiplenmek zorunda değiller. Bu iş padişahlık gibi atadan oğula geçmiyor. Ben bir seçim yaptım ve kendimi çocuğuma kılavuz kıldım. Biz ebeveynler, çocuklarımıza hedef belirlemek yerine, kendi başarı faktörlerini ve potansiyellerini ortaya çıkarmalarına destek olmalıyız. Bu bizim biricik görevimiz olmalı. İçinde bulunduğumuz sistem, zaten büyük ölçüde; dayatma bir hayat, dayatma hedefler ve sonrasında da pişmanlık dolu bir ömür sarmalına doğru sürükleyebilecek kudrette. Ebeveynler bu sarmalın içine iten değil de yolda tutan rolü üstlenseler ne harika olur öyle değil mi? Uzun lafın kısası; çocuğunuza sorun lütfen. Unutmayın, onun için planladığınız hayatı o yaşayacak. Dolayısıyla, sizin planladığınız bir gelecekte yarı mutlu olacağına, bırakın kendi planladığı hayatında bazen mutsuzluklar yaşasın. Başarısızlığı yaşamadan, başarının ve mutluluğun ne demek olduğunu bilemez ki? ve bırakın, her ne yaşarsa yaşasın, onun seçimi olsun. Bana sorarsanız, her insan, kendi seçimlerini yaşamakta sonuna kadar özgür olmalıdır. Not: Prangalarınız yazdıklarıma anti tez üretmenizi sağlayan mikro dıt dıtlara başladı. İtiraf edin ;)
- Kurumların Birinci Çoğul Şahıs Hali
Aslında çok zor iş… Çünkü pek çoğumuz birinci tekil şahıs olmanın hakkını bile tam olarak verebilmiş değiliz. Galiba bütün mesele de bu; ben olamadan biz olmaya çalışıyoruz. Bana kalırsa, öz-bilinç ve öz-değerlendirme melekesi çocuklukta yerleşmeli. Böylece bireyler, hayatları boyunca kendilerinin ve mecburen müdahil oldukları başkalarının hayatlarında ne tür roller üstlenmeleri gerektiğini daha net kavrayabilirler. Gelelim şu birinci çoğul şahıs olma hâline.. Genetik mirasımızdan mıdır? Yoksa sistem mi bize böyle öğretti bilmiyorum; pek çoğumuz merdivenleri ikişer üçer çıkma derdindeyiz. Bu şekilde hedefe daha çabuk ulaşmak mümkün olsa da; arada ayağımızın değmediği basamakların bilgisinden yoksun olarak yükseliyoruz. Hatta zaman zaman tökezleyip düşüyoruz. 8 yaşındaki oğlum bile, okuma yazmayı söküp 4 işlemi kavradığı için, önümüzdeki sene ilkokulu bırakıp üniversiteye yazılmaya karar vermiş durumda. Ben olmadan biz olmaya çalışmak da böyle bir şey. Bu sebeple Takım Çalışması hedefine ulaştıran tüm eğitimlerimizi “ben’den biz’e giden bir yolculuk” olarak kurguluyoruz. Bu kurguyu 3 başlı masal kahramanlarına benzetiyorum. Bu kahramanın bir başı “bana faydası ne?” diye sorarken, bir diğeri “bize faydası ne?” diye soruyor. Üçüncü başın cevap aradığı soru ise; “ona/onlara faydası ne?” Bu sorulara cevap vererek koca bir bedeni sağ ve sağlıklı tutmayı başaran bir kahraman bu.. Sanırım bütün iş cevap vermekte de değil. Asıl mesele soruyu doğru sorabilmek de.. “Bana Faydası Ne?” sorusu, ilk bakışta son derece egosantrik bir yaklaşımmış gibi gelebilir. Bence bir mahsuru yok. Çünkü kendini gerçekleştirmeyenin bir başkasına faydası yoktur. Ayrıca, “bana faydası ne?” sorusunun cevabını verebilen bir kişi, dışarıdan gelebilecek olumsuzlukları büyük ölçüde elemine ederek hem kendisine hem de karşısındakilere faydalı olacaktır. Örneğin; öfkelenip “vur gözünün üstüne” dürtüsüyle yüz yüze kaldığımızda soracağımız bu soru, hem kendimize hem de karşımızdakine zarar vermemizi engelleyecek, böylece daha yapıcı çözümler geliştirmemize zemin sağlayacaktır. Ayrıca bu soru; korteksimizin ihtiyacı olan altı saniyeyi bize kazandırırken, egomuzu da yaralamayacaktır. “Bana faydası ne?” adımını sağlıklı bir biçimde geçen birey, bu sorulara verdiği yanıtların doğal sonucu olarak “Bize Faydası Ne?” sorusunu soracaktır. Bu soruyu sorma merhalesine ulaşmış çalışanlarınız var ise ne mutlu size.. Çünkü her biri birer kurum vatandaşı olma potansiyeli taşıyan insanlarla çalışıyorsunuz demektir. “Bize faydası ne?” sorusu, kurum çalışanlarını aritmetik bir toplam olmaktan çıkararak “takım” hâline getirecektir. “Ona/onlara faydası ne?” sorusuna gelince.. Bu soruyu soran çalışanlardan oluşan bir kurum, müşterileri, tedarikçileri ve hatta rakipleriyle de bir bütün olduğunun farkına varmış demektir. Bu kurumların toplum içerisindeki imajları da son derece sağlamlaşmıştır. Büyümek ve gelişmek bu kurumların doğalı olmuştur. Ben bu kurumlara “Ultra Takımlar” diyorum. Uzun lafın kısası; kurumların asıl birinci çoğul şahıs hâli de tam olarak budur. Kabul ediyorum; zor iş..
- Kırık Cam Teorisi ve Kurum Kültürü
“Bir şeyi tolere eder etmez dayanılabilir olur ve çok geçmeden de basit bir durum olur.” Israel Zangwill Kırık Cam Teorisi, kriminal psikolog Philip Zimbardo’nun 60’lı yılların sonlarında yaptığı bir deneyden esinlenerek ortaya atılmıştı. Teori, vandallığa ve kaosa varan bir takım eylemlerin temelinde, tek bir başlangıç hareketi olduğunu ortaya koyuyor. Zimbardo plakası bulunmayan iki otomobili Bronx ve Kaliforniya Palo Alto'da bulunan mahallelere bıraktı. Bronx'taki araba, "terk edildikten" birkaç dakika sonra saldırıya uğradı. Bu saldırı o bölgede yaşayan insanların kültürel zekası ile uyumlu idi. Bu süre içerisinde yaklaşık bir haftadan daha uzun süredir Palo Alto'da bulunan araca ise kimse dokunmamıştı. Zimbardo deneyi 1 adım ileriye götürerek, kasıtlı bir şekilde araca balyoz ile vurdu ve çökertti. Kısa bir süre sonra bu parçalama ve yağmalama işlemine diğer insanlarda katıldılar. Zimbardo her iki durumda da zarar veren vandalların çoğunluğunun, öncelikle düzgün ve saygın görünümlü beyazlar olduğunu kaydetti ki bence deneyin en ilgi çekici kısmı da budur. Bu deney; insanların, kültürel zekaları ne olursa olsun, model alarak eyleme geçtiklerinin ve model aldıkları eylemi, içinde bulundukları topluluğun kurallarını delme dürtülerini rasyonelleştirme aracı olarak kullandıklarını gösteriyor. Teorinin daha iyi anlaşılması için hepimizin sıkça karşılaştığı bir örneği paylaşmak istiyorum. Bizim ülkemizdeki en belirgin örnek, duvar ya da ağaç oyuğuna tıkıştırılmış pet şişedir. Önce bir diğer kişi, pet şişenin içine izmarit atar, sonra buruşturulmuş bir tost kağıdı izmarite eşlik eder. Bir süre sonra sadece o oyuğun değil, duvarın ya da ağacın etrafının da bir çöp tenekesine dönüştüğünü görürsünüz. Duvar yazıları ve duvarlara yapıştırılan ilanlar da bu davranış modeline örnektir. Apartmanınızın duvarına yapıştırılmış ilanı yırtıp temizlemediğiniz takdirde, duvarınızı ilan panosu hizmetine açmış olursunuz. Artık tüm ilancılar sizin duvarınıza musallat olmuştur. Teori, günümüzde, bozulan küçük şeylerin ve delinen minik kuralların anında tespit edilmesi ve böylece ivme kuvvetinin ortadan kaldırılması için kullanılıyor. New York’da 2001 yılına kadar görev yapan Guiliani’nin farkındalığı buna en güzel örnek gibi görünüyor. Guiliani; "Metruk bir bina düşünün. Binanın camlarından biri bile kırık olsa, o camı hemen tamir ettirmezseniz, çok kısa sürede, oradan geçen herkes bir taş atıp, binanın tüm camlarını kırar. Ben ilk cam kırıldığında hemen tamir ettirdim. Bir elektrik direğinin dibine ya da bir binanın köşesine, biri bir torba çöp bıraksın. O çöpü hemen oradan kaldırmazsanız, her geçen, çöpünü oraya bırakır ve çok kısa bir sürede dağlar gibi çöp birikir. Ben ilk konan çöp torbasını kaldırttım.” diyor. Onun 11 Eylül Krizi'ni ele alış ve yönetim biçimiyle halk kahramanı olduğunu asla unutmamak gerekiyor. Aynı teoriyi kurum kültürüne de uyarlamak mümkün. Adalet, güven, mobbing, ödül, takdir, uyarı ve benzeri konulardaki tek bir istisna zafiyeti, kurumun kültür dengesine anında sirayet eder. Yöneticisine haber vermeden işine geç gelen bir çalışanın davranışını görmezden geldiğinizde, tüm çalışanların bunu kendinde hak gördüğüne, gereği kadar takdir edilmemiş tek bir performansın, departmanın büyük bir bölümünde performans düşüklüğüne sebep olduğuna, gayri etik yollarla terfi ettirilen bir yönetici sonrasında, etik sorunların ardı ardına geldiğine şahit olursunuz. Bu teoriye konu olan davranış modelinin hayırlı işlere vesile olduğu da olmuştur elbette.. O hayırlı iş 15 Mayıs 1919’da Hasan Tahsin tarafından ifa edilmişti. Hasan Tahsin örneği, bu teoriyi kurum kültürünün hayrına çevirmek konusunda düşünmeye motive ediyor. Öneri sistemine öneri veren ilk cengaver, bence bu süreç çalışmıyor diyerek fikrini paylaşan ilk kahraman vs.. Bu noktada işin sırrı o ilk hareketi tespit etmekte..
- Yardımseverlerin Egoistliği ve Diğerkamlık
“Kendimizde her zaman, başkalarının acısına dayanacak gücü buluruz.” La Rochefoucauld Evrim psikologları, insanların türünü devam ettirmek gayesiyle olumlu davranış modellerini kabul etiklerini iddia ederler. Hatta, insanların kendilerini iyi hissetmek ve kendi varlıklarını böylece garantiye almak için gösterdikleri “yardımseverlik” davranışının altında daha derin anlamlar olduğunu savunurlar. Bu da; tüm davranışlarımızın, türümüzün devamını sağlama amacıyla icra edildiği sonucunu doğurur. Evrimsel psikolojiye göre insanoğlu kendi genetik yapısını sağlama alıp sürdürecek davranışlarını tekrarlar, engelleyecek olanları yapmaz. Gelelim diğerkamlığa.. Diğerkamlık; hiçbir kişisel kazanç ya da mükafat beklentisi olmaksızın sadece yardım etme arzusu ile motive edilmiş saf bir yardım etme davranışını ifade eder. Dolayısıyla bu davranış biçimi, sosyal psikologlar ve evrim psikologları için halen bir çalışma alanıyken, bana göre bildiğiniz kara deliktir. Evrim psikologları, bu duruma şu şekilde açıklama getirirler: insan; sosyal varlık olarak evrildiği için yardım etmektedir çünkü bu sosyal evrilme süreci içinde insanlar bir ahenk oluşturacak düzeyde birbirine bağımlı hale gelmiştir. İşte bu açıklama, evrim psikolojisi ile sosyal öğrenme teorilerini bir güzel el ele tutuşmak zorunda bırakır. Felsefe de bu konudan uzak duramamış, insanların özde bencil varlıklar olduğu görüşünü reddetmemiştir. Owen Falanagan’a göre, batı felsefesi insanların özde ne tür varlıklar olduğu sorusuna 3 ana cevap vermektedir. Bunlar şu şekilde sıralanmaktadır: Mantıklı egoistler Bencil ve merhametliler Merhametli ve benciller İnsanların büyük bölümü mantıklı egoistlerdir. Yani her birey, özde kendi iyiliğine hizmet edecek olan şeyleri kollar. Ama mantığıyla görür ki; sadece diğer kişilere karşı iyi olduğu müddetçe istediğini elde edebilecektir. Başkalarına daima ihtiyacımız vardır. İş yaşamımızın yolunda gitmesinin ancak iş yaşamındaki ilişkilerimizi doğru yöneterek mümkün olduğunu söylemek mümkündür. Bu anlamda sosyal alış-veriş teorisinden de söz etmekte fayda görüyorum. Bu teori; insanların mantıklı egoistler olduğu fikrine çok yakın duruyor. Mesela, bir randevumuza geç kalmayacaksak, yapacağımız yardım bizi bedenen ve ruhen sıkıntıya ve/veya tehlikeye sokmayacaksa, yardım ettiğimiz için kendimizi iyi hissedeceksek, başkalarının gözünde iyiliksever olacaksak, günün sonunda kendimiz için daha üst bir mevkiyi öngördüysek ve hatta cenneti garantilediğimizi varsayıyorsak ihtiyacı olan birine yardım etme konusunda oldukça istekli oluyoruz. Aynı şekilde empatiyi ele alalım.. Empatiyi kabaca kendimizi karşımızdaki insanın yerine koyabilmek çabası olarak tanımladığımızda da aynı durumla karşılaşıyoruz. Empati yardım etme arzumuzu tetikliyor. Yani yine “ben” üzerinden hareket ediyoruz. Uzun lafın kısası, ne yapsam ne etsem günümüzün insanında diğerkam bir duruş göremez oluyorum. Rahibe Teresa bile “sevgiden ve çalışmaktan yorulan kalbi” nedeniyle artık çalışamayacağını söyleyerek görevini teslim etmişti. Gerçi bunu söylediğinde 87-88 yaşlarındaydı galiba.. Haydi şimdi çalıştığımız kurumlardaki yardım etme davranışlarımızı ve bu konudaki eleştirilerimizi bir gözden geçirelim. Hatta takım oyunculuğumuzu, astlarımızı geliştirme konusundaki duruşumuzu, eğitim faaliyetlerine bakışımızı, performans değerlendirme sürecimizi. Ama en çok da bu konudaki eleştirilerimizi.. Eleştirdiklerimizin aynı zamanda aynaladıklarımız olduğunu da unutmayalım mı hatta?
- Lady Of Shalott Sendromu “Yaşama Aynadan Bakmak”
Okuyucuya not: Bu makaleyi okurken, Loreena McKennitt’in “Lady of Shalott” yorumuyla size eşlik etmesini tavsiye ederim: http://www.youtube.com/watch?v=ttv0ljOiPSs Camelot... var olup olmadığını kimse bilmiyor.. Tıpkı Tolkien’in orta dünyası ya da Carroll’un harikalar diyarı gibi hayal ürünü olduğuna inanmak istemediğimiz kadar canlı ve sihirli ülke… Büyücü Merlin, Excalibur’u ile Kral Arthur ve elbette yuvarlak masa şövalyeleri’nin en karizmatiği olan Sir Lancelot.. Hepsini o kadar çok h ayal ettim ki; Amerikan filmlerindeki gibi bir boyut kapısı açılsa da çayırda atıyla bana bakan 100 şövalye ile karşılaşsam, aralarından Lancelot’u şıp diye ayırt ederim de şaşıp kalır.. Ama tüm bunların dışında bir karakter var ki; onu çok az kişi tanıyor. O Camelot’un Lancelot’u, Harikalar Diyarı’nın Alice’i ya da Orta Dünyanın Aragorn’u gibi bir star değil. Onun adı, Camelot efsanesinden çok çok sonra telaffuz edilmiş. Viktorya dönemi İngiliz şairi Alfred Lord Tennyson, bu efsanenin belki de en naif ve en kırılgan kadınına bir şiir armağan ederek onu görünür kılmış: Lady of Shalott.. Lady of Shalott ile tanıştığımda, uzun kızıl bukleleri ile, küçük bir kayığa oturmuş bana bakıyordu. Perdeye iyice yaklaşıp “Bu da kim?” diye sordum. Çok değerli drama lideri Patrice Baldwin yanıtladı: “O Shalott’un lady’si.. ve biz bugün ona dair her şey olacağız”… Gelin sizi de tanıştırayım: Lady of Shallot, Camelot’a doğru akan bir nehrin ortasındaki küçük bir adaya inşa edilmiş bir kulede yaşar. Hayatı boyunca bu kuleden hiç çıkmamıştır. Civar köyde yaşayan köylüler, onun lanetli olduğuna inanmaktadır. İşin acı tarafı bu inanca Lady of Shalott’un kendisi de sahiptir. Ona göre, o lanetlidir ve kuleden asla çıkmamalıdır. Bu lanet gerçek midir? Yoksa Lady of Shalott günümüzün agorafobi hastası mıdır bilinmez. Tek bildiğimiz, onun gerçek dünya ile doğrudan karşılaşması halinde öleceğine inanmasıdır. Pencereleri daima açıktır ama o asla dışarı bakmaz. Ancak dışarıdaki hayat onu çok enterese etmektedir. Bu sebeple pencerenin karşısına yerleştirdiği kocaman bir aynadan civarda olup biteni seyreder, seyrederken gördüklerini de, küçük resimler halinde, dokuduğu kilime nakleder. Düğün ve cenaze konvoylarını, Camelot’un kahraman şövalyelerinin geçişlerini, köylülerin ekin biçerken söylediği şarkıları, aşıkları, kavgaları hep bu aynadan izler ve durmadan kilimine nakleder. Naklettiği, hayatın gölgeleridir ve bu durum onu günden güne daha da mutsuz etmektedir. Yine kilim tezgahının başına geçtiği bir gün, aynada bir parıltı fark eder. Bu Lancelot’un zırhının parıltısıdır. Gözlerini bu güzel adamdan alamaz. Ne zamandır gölgelerin onu hasta ettiğini haykıran lady, ancak gerçek bir aşkın bu gölgeleri silebileceğini düşünür. Refleks olarak pencereye koşar ve kalbinin çarpmasına sebep olan adamı yakından görmek ister. O pencereden baktığı anda, ayna adeta patlayarak kırılır, parçalara ayrılır. Aynanın kırılmasıyla lanetin hayata geçtiğini düşünür. Ağlayarak aşağıya iner, bir kayık bulur. Üzerine adını yazar. Kayığa binerek kendini nehirin akışına, Camelot’a doğru bırakır. Yağmur yağmaktadır, hava çok soğuktur. Bir süre yol aldıktan sonra, kayığa uzanarak bir daha uyanmamak üzere uykuya dalar. Ertesi sabah, Camelot halkı Lady of Shalott yazılı kayığı sessizce ve uzaktan izler. Öyle ya; bu bir lanettir.. Sadece Lancelot yaklaşır kayığa. Onun uğruna ölümü göze almış bu kadının aşkından habersiz fısıldar: “Ne kadar hoş bir yüzü var… Tanrı’nın merhameti onunla olsun..” Gelelim bize.. biz hayata nereden bakıyoruz? Biz hedefimizi biliyoruz da, hedefimizin bizden haberi var mı? Dünyayı olduğu gibi değil, algıladığımız gibi yorumladığımız gerçeği bir yana, bu yorumlarımız gerçekten bize mi ait? Yoksa o yorumları bize öğretip, bizim olduğuna inanmamızı mı sağladılar? İsteklerimiz, ihtiyaçlarımız gerçekten bize mi ait? Bu istekler sanal mı? Yoksa gerçek mi? Hatta biz kimiz Allah aşkına ! Neden olabileceğimiz her şey olabilme hakkına sahip olarak yaratılmışken, garip garip rol modeller ediniyoruz? Kabul edelim; bize hediye edilen aklımızı lanete çevirmek konusunda çok başarılı bir türüz. Çünkü düşünmüyor, bilmiyor, sadece inanıyoruz. Hem de bu inancın kaynağına ilişkin hiçbir fikrimiz yokken yapıyoruz bunu.. Uzun lafın kısası; merak ediyorum: aynalarımız sağlam mı?
- Duygusal Zeka ve "Dark Side" Meselesi
Bir süre önce, “The Dark Side of Emotional Intelligence” başlıklı bir araştırma yazısı okudum. Başlık heyecan verici ve sıra dışıydı. Alışılagelmiş ve doğruluğu kabul edilmiş fikirlerin tersini işaret eden ve paradigma kırmayı hedeflemiş bakış açıları daima dikkatimi çekmiştir. Yazıyı defalarca okudum. Çünkü yazı içerisindeki tespitler, zihnimin içindeki jedi ve sith’leri harekete geçiriyordu. Bu noktada, Star Wars tutkunu olmayanlar için kısa bir özet geçmekte fayda görüyorum. Çünkü birazdan yazacaklarımı “güç (force)” kavramı üzerine inşa edeceğim. Güç; bir çeşit ortak zekadır. Midi chlorian denilen, gözle görülmeyen varlıkların oluşturduğu bir enerji alanıdır ve kainatın yaratıcı gücüdür. Mayası duygudur. Jedi’lar; gücün aydınlık yüzünü keşfetmişler ve bu gücü barış, şifa, huzur ve iyilik için kullanmışlardır. Güç’e ulaşmanın ve kullanmanın yolu; sevgi, merhamet, iyimserlik gibi duygulardan beslenen zihinsel yöntemlerden geçmektedir. Fakat, Güç’den beslenerek sürekli kendilerini geliştiren jedi’lardan bazıları, Güç’ün karanlık tarafını da keşfederler. Karanlık taraf, aydınlık tarafın tam tersidir. Çünkü Güç’e; öfke, korku, nefret gibi yıkıcı duyguların rehberliğinde de ulaşılabilmektedir. Bu duyguların rehberliğinde güç’e ulaşan jedi’lar, zaman içerisinde karanlığın esiri olurlar. Zalim ve yıkıcıdırlar. Karanlık tarafın kullanılması, Jedi Konseyi tarafından yasaklanır fakat bir işe yaramaz. Bu sebeple, karanlık tarafı kullanan jedi’lar, aydınlık taraftaki jedi’lar tarafından yakalanarak bir gemiyle uzaya bırakılır. Amaçlanan onların zaman içerisinde ölmeleridir. Fakat karanlık taraf’ın jedi’ları Korriban gezegenine inmeyi başarırlar. Burada yaşayan Sith halkı, oldukça ilkeldir fakat kara büyü yetenekleri bulunmaktadır. Karanlık Jedi’ları, sahip oldukları yetenekler ve Güç’e olan hakimiyetleri nedeniyle bir çeşit Tanrı olarak görürler ve onların önderliğinde Sith İmparatorluğu kurulur. Tüm bu süreç sonrasında, karanlık tarafa geçen Jedi’lara da Sith denmeye başlanır. Güç; metodu ne olursa olsun, kendisine ulaşabilen herkese kudretini verir, seçmez.. Gelelim Duygusal Zeka’ya.. Duygusal Zeka söz konusu olduğunda Güç; duygudur.. Bizler, duygunun saf hâlini değil, düşüncelerimizden doğan yorumlarımızla şekillenmiş hâlini kullanırız. Yüce Mevlana’nın deyişiyle; gül düşünür gülistan, diken düşünür dikenlik oluruz. Düşüncelerinin dizginlerini eline alabilen ve yorumlarını özgürleştirebilen insanlar için duygu, esenliğe götüren rehber olur. Bunun bilinen en basit metodu, duygusal ve sosyal zekanın bileşenlerine hakim olabilmektir: * Kendini Tanı (özbilinç, kişisel farkındalık, duygusal farkındalık) * Kendini Yönet ( özyönetim) * Karşındaki(ler)ni Tanı (sosyal farkındalık) * İlişkilerini Yönet Bu bileşenleri etkin bir biçimde kullanabilen ve süreçte öğrendiklerini hem kendi yaşamına hem de çevresinin yaşamına olumlu katkı sağlayacak biçimde kullanabilenlere Duygusal Zeki diyebilmek mümkündür. Çünkü duygusal zeka, duygusal ya da duyguların esiri olmak değil, tam aksine onların efendisi olmaktır. Bazı meslek gruplarında, “duygularla temas halinde olmak yarar yerine zarar getiriyor” görüşü, yukarıda bahsedilen ayrımı tam manasıyla yapamayanlar için geçerli olabilir. Bu noktada, asıl yapılması gereken ayrım şudur: “Duygusal Zeki olmak %100 iyi bir insan olmak” demek değildir. Duygusal Zeka, duygular yardımıyla hayatı anlamlandırmamızı sağlayarak hayatımızı kolaylaştırır. Bu prensip, acil müdahale etmek zorunda olan bir doktor için de geçerlidir, sayılarla dans eden bir bankacı için de.. Çünkü her ne işle meşgul olursak olalım, tüm hayatımızın ana hedefi iyi hissetmektir. İyi hissetmek için duygulardan vazgeçmek yerine (ki mümkün değildir), onları öğrenme vesilesi olarak kullanmak gerekir. Duyguları anlamlandırmak ve duygusal zekayı anlamak konusundaki tutumumuz, tarafımızı belirler. Şimdi lütfen aşağıdaki soruları cevaplayın: Uzun zamandır beklediğiniz terfiyi alamadınız. * İlk olarak ne hissedersiniz? * Bu hisse bağlı olarak neler düşünürsünüz? * Bu düşündükleriniz sonrasında içinizde beliren duygu nedir? * Bu duygu ile atacağınız ilk adım ne olur? * Bu adımın sonuçları neler olabilir? Bu senaryoyu düşündükten sonra, kendinize dönün. * Düşüncelerinize sebep olan ana faktör (önceki tecrübeleriniz, değerleriniz vs..) nedir? * Bu düşünceyi değiştirebilmek mümkün mü? Ve hatta gerekli mi? * Diyelim ki değiştirdiniz, değişen yeni düşüncenizden doğan duygu nedir? * Bu duygu ile atacağınız ilk adım ne olur? * Bu adımın sonuçları neler olabilir? Şimdi cevaplarınızı değerlendirin ve kendinize cevap verin; bir jedi mısınız? Yoksa bir sith mi? Her iki cevap da sizi duygusal zeka’dan uzaklaştırmayacaktır. Ancak bu yetkinliklerden ne ölçüde faydalanabileceğinizi belirleyecektir. Bizler seçme özgürlüğü olan varlıklarız. Son olarak... Güç sizinle olsun...
- Salı Seminerleri “Duygusal Zeka”
KAYIT İÇİN: https://www.atolyedonusum.com/event-details/duygusal-zeka-eray-beceren













